İrfan Meclisi & Rah-ı Aşk

Bağlı değilsiniz. Bağlanın ya da kayıt olun

4 - Haftanin Konusu ( Tevbe ve İstiğfar )

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek  Mesaj [1 sayfadaki 1 sayfası]

1 4 - Haftanin Konusu ( Tevbe ve İstiğfar ) Bir Çarş. 10 Mart 2010 - 9:24

Seydanur

avatar
ÇALIŞKAN ÜYEMİZ
ÇALIŞKAN ÜYEMİZ
4 - Haftanin Konusu ( Tevbe ve İstiğfar )


“Ey mü’minler! Hepiniz topluca, günahkarca davranışlardan dönüp, Allah’a yönelin ki, dünya ve ahiret mutluluğunu elde edesiniz.” (Nûr: 24/31)

“Rabbinizden günahlarınız için bağışlanma dileyin ve sonra tevbe ve pişmanlık tavrı içinde O’na yönelin.” (Hûd 11/3)

“Ey iman edenler! Tam bir pişmanlık ve gönül huzuru içinde gösterişten uzak ölçüde Allah’a tevbe edin.” (Tahrim 66/8)

Ömer b. Hattab (r.a.) şöyle anlatır:
Allah Resulü'nün huzuruna bir takım esirler gelmişti. Bunların içinde bir kadın vardı ki çocuğunu aramakta idi. Kadın esirler arasında çocuğu bulunca hemen onu aldı bağrına bastı ve emzirmeye koyuldu. Allah Resulü (a.s.) bize: "Şu kadının, kendi çocuğunu ateşe atacağını sanır mısınız?" dedi. Biz de: Hayır vAllahi. Atmamak elinden geldiği sürece atmaz, dedik. Bunun üzerine Allah Resulü: "İşte muhakkak ki yüce Allah, kullarına bu kadının çocuğuna acımasından daha merhametlidir" buyurdu.
Sahih-i Müslim'deki hadis numarası: 4947

Allah’a ait olup kul hakkı karışmayan bir şeyde tevbe etmenin üç şartı vardır
1. O günahı terketmek,
2. Yaptığına pişman olmak,
3. Bir daha yapmamaya karar vermek.
İşlenen günaha kul hakkı karışmışsa bu üç şartın yanısıra;
1.Bu günah, mal gasbı ve benzeri birşey ise o malı sahibine geri vermeli,
2. Zina ve iftira gibi bir suç ise o kimseden kendisini bağışlamasını ister veya o kimseye cezalandırma yetkisi verir,
3. İşlenen suç gıybet ise o kimseden affedilmesini ister.
Böylece müslüman daima tevbe ve istiğfar eder olmalı, işlediği günah ve hatalarından dolayı da tevbe ve istiğfara ömür boyu devam etmelidir.

Arifler nezdinde tevbe kısım kısımdır.
Avamın tevbesi,kötü huy ve işlerden tevbe etmek vaz geçmektir.
Mutteki(Allahdan korkanların) tevbesi, günah şübheli,şaibesi olan şeylerden tevbedir.
Muhabbet erbabının tevbesi,zikrullah dan Gafletten dolayı olan tevbedir.



عن الحارث بن سُويد قال: فَقَالَ: إنَّ الْمُؤمِنَ يَرَى ذُنُوبَهُ كَأنَّهُ قَاعِدٌ تَحْتَ جَبَلٍ يَخَافُ أنْ يَقَعَ عَلَيْهِ، وَإنّْ الْفَاجِرَ يَرَى ذُنُوبَهُ كَذُبَابٍ مَرَّ عَلى أنْفِهِ. فقَالَ بِهِ هكَذَا بِيَدِهِ فَذَبَّهُ عَنْهُ. ثُمَّ قَالَ: سَمِعْتُ رسولَ اللّه يَقُول اللّهُ أفْرَحُ بِتَوْبَةِ عَبْدِهِ الْمُؤمِنِ مِنْ رَجُلٍ نَزَلَ في أرْضٍ دَوِيَّةٍ مُهْلِكَةٍ مَعَهُ رَاحِلَتُهُ عَلَيْهَا طَعَامُهُ وَشَرَابُهُ فَوَضعَ رَأسَهُ فَنَامَ نَوْمَةً فَاسْتَيْقَظَ، وَقَدْ ذَهَبَتْ رَاحِلَتهُ فَطَلَبَهَا حَتَّى إذَا اشْتَدَّ عَلَيْهِ الجُوعُ وَالْعَطَشُ قَالَ: أرْجِعُ إلى مَكانِى الَّذِى كُنْتُ فِيهِ فَأنَامُ حَتَّى أمُوتَ. فَوضَعَ رَأسَهُ عَلى سَاعِدِهِ لِيَمُوتَ فَاسْتَيْقَظَ فَإذَا رَاحِلَتُهُ عِنْدَهُ عَلَيْهَا زَادُهُ وَشَرابُهُ. فاللّهُ أشَدَّ فَرحاً بِتَوْبَةِ الْعَبْدِ الْمُؤمِنِ مِنْ هذَا بِرَاحلَتِهِ وَزَادِهِ
ثمَّ قال: اللَّهُمَّ أنْتَ عَبْدِى وَأنَا رَبُّكَ، أخْطَأ مِنْ شِدَّةِ الْفَرَحِ


Hâris İbnu Süveyd anlatıyor: "Abdullah İbnu Mes'ud (radıyAllahu anh) bize iki hadis rivayet etti. Bunlardan biri Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)' dendi, diğeri de kendisinden. Dedi ki: "Mü' min günahını şöyle görür: "O, sanki üzerine her an düşme tehlikesi olan bir dağın dibinde oturmaktadır. Dağ düşer mi diye korkar durur. Fâcir ise, günahı burnunun üzerinden geçen bir sinek gibi görür" İbnu Mes'ud bunu söyledikten sonra eliyle, şöyle diyerek, burnundan sinek kovalar gibi yapmıştır.

Sonra dedi ki: "Ben Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın şöyle söylediğini duydum: "Allah, mü'min kulunun tevbesinden, tıpkı şu kimse gibi sevinir: "Bir adam hiç bitki bulunmayan, ıssız, tehlikeli bir çölde, beraberinde yiyeceğini ve içeceğini üzerine yüklemiş olduğu bineği ile birlikte seyahat etmektedir. Bir ara (yorgunluktan) başını yere koyup uyur. Uyandığı zaman görür ki, hayvanı başını alıp gitmiştir. Her tarafta arar ve fakat bulamaz. Sonunda aç, susuz, yorgun ve bitap düşüp: "Hayvanımın kaybolduğu yere dönüp orada ölünceye kadar uyuyayım" der. Gelip ölüm uykusuna yatmak üzere kolunun üzerine başını koyup uzanır. Derken bir ara uyanır. Bir de ne görsün! Başı ucunda hayvanı durmaktadır, üzerinde de yiyecek ve içecekleri. İşte Allah'ın, mü'min kulunun tevbesinden duyduğu sevinç, kaybolan bineğine azığıyla birlikte kavuşan bu adamın sevincinden fazladır."
Müslim'in bir rivayetinde şu ziyâde var: "(Sonra adam sevincinin şiddetinden şaşırarak şöyle dedi: "Ey Allah'ım, sen benim kulumsun, ben de senin Rabbinim."

[Buharî, Da'avât 4; Müslim 3, (2744); Tirmizî, Kıyâmet 50, (2499, 2500)

2 Geri: 4 - Haftanin Konusu ( Tevbe ve İstiğfar ) Bir Çarş. 10 Mart 2010 - 9:40

RıZa BeRKaN

avatar
YÖNETİCİ
YÖNETİCİ
[Resimleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.] [Resimleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.]

TEVBE VE İSTİĞFAR
Maddî kirleri sabun ve su giderdiği gibi kalbi karartan, insanı cehennemlik yapan, mânevî hastalık ve kirleri de tevbe, istiğfar ve Allâh'tan korkarak gözlerden akıtılan nedâmet yaşları giderir. Doğuştan, insan gâyet temiz ve güzel yaratılmıştır. Peygamber Efendimiz, insan kalbinin fıtraten ayna gibi beyaz yaratılmış olduğunu beyân buyuruyor. İnsan, bu kalbi karartır, içine şüphe, vesvese, fitne, fesat, kin, intikam ve hased gibi zulmânî hisler doldurursa o insan korkunç bir hastalığa tutulmuştur. Bu hastalıktan kurtulamazsa Allâh korusun gideceği yer cehennemdir. Bu hastalıktan kurtulmanın çâresi de tevbe ve istiğfar etmek, ayrıca kalbinden kötü niyet ve hisleri atarak, pişmanlık gözyaşları dökmektir. İnsan günah kirlerinden temizlenmek için tevbe ve istiğfara devam etmelidir. Bilhassa gece yarılarında ve seher vakitlerinde namaz kılarak ve salevât-ı şerife ve duâlar okuyarak Cenâb-ı Hak’tan af ve mağfiret dilemelidir.

İMAM-I Rabbânî HAZRETLERİ BUYURUYORLAR Kİ

Bu yola girmek arzusu ile bir mürîd gelir ve kendisinden yardım isterse onu ilk bakışta aslan ve kaplan gibi tehlikeli görmeli ve onun yüzünden bir tuzağa düşebilirim diye korkmalı. Çünkü nefis (bu hizmetinden dolayı) kendinde bir şey görecek (bu hizmeti ben yaptım diyerek bir pay çıkararak) sevinecek ve ferahlayacak olursa bu; hizmete ortaklık ve küfran-ı nimettir. Bu sevinçten bir eser kalmayıncaya ve korku hali gelinceye kadar tevbe etmeli, nedâmet ve istiğfar yolunu tutmalıdır,

˝ Bilhassa mürid’in malına ve onun dünyevî menfaatlerine karşı kendinde bir arzu meydana gelmesinden son derece kaçınmalıdır. Çünkü bu hizmet sadece Allah içindir. Bu durum müridin irşâdına mâni olduğu gibi mürşidini de tahrip eder. “Dikkat ediniz ! Sadece halis din Allah içindir.” Hz. Allah (c.c) kendisi için yapılan bir amelde hiçbir şekilde
ortaklık kabul etmez.

˝ İyi bilin ki kalpte meydana gelen zulmet ve küdürat tevbe, istiğfar, nedâmet ve Allâhü Teâlâ’ya iltica ile kolaylıkla giderilir. Ancak dünya sevgisinden dolayı kalbe gelen zulmet müstesnâ, bu kalbi harâb eder. Bunun giderilmesi zor, hem de çok zordur. Fahr-i Kâinât (s.a.v.) ne güzel buyurmuşlardır:

“Dünya sevgisi bütün hatâların başıdır.”Hz. Allah bizleri ve sizleri dünya sevgisinden, dünya ehlinden ve onları sevmekten, onlarla beraber kalıp sohbet etmekten kurtarsın. Çünkü bu öldürücü bir zehir, büyük bir belâdır. (İmam-ı Rabbânî, Mektubât, 1/171)

TEVBELERİN KABUL OLDUĞU YER

Bir kimse büyük bir günah işler. Yaptığı işten son derece pişmanlık duyup, günâhının affı için, mağfiret talep edeceği bir yer arar. Ancak, Hacc edip, Arafat dağında, Cenâb-ı Hakk’a ellerini kaldırmaktan başka, yol bulamaz. Sonunda Hacca gitmeye karar verir ve kölesiyle beraber, mübârek beldelerin yolunu tutarlar. Hac menâsikini sırasıyla yapıp, sıra Arafat’ta vakfe yapmaya gelir. Artık fırsat zamanıdır. Ellerini Erhamü’r-râhimîn olan Cenâb-ı Hakk’a kaldırıp, içten ve samîmî yakarışlarla affını talep eder. Cenâb-ı Hak’tan affedildiğine dâir bir işâret beklemektedir. Gözleri hep o işâreti arar. Vakfeyi îfâ ettikten sonra Müzdelife’ye geldiklerinde, kıymetli eşyalarından birini, Arafat’ta unuttuğunu hatırlar. Hemen kölesini Arafat’a gönderir. Köle vakfe yaptığı mahalde o kayıp eşyâyı bulup, Müzdelife’ye geri dönecekken, bir cemaat görür. Ellerine aldıkları süpürgeler ile Arafat sahrasını süpürürler.

Merakla onlara yaklaşarak sorar:
— “Bu boş meydanı niçin süpürüyorsunuz, hem ortada görünen bir
kirlilik de yok!” İçlerinden biri:
— “Bu gün Arafat’ta vakfe yapanlar, bütün günâhlarını burada
bıraktılar. Onları süpürüyoruz” der. Köle tekrar:
— “Yâni, Arafat’ta duâ edenlerin tamâmı, affolundu mu, diyorsunuz?”
Cemâatten biri:
— “Evet, tamâmı affolundu. Hattâ zinâ edenler dahi bağışlandılar” diye cevap verir.

Köle Müzdelife’ye vardığında getirdiği eşyâyı teslim edip, olup bitenleri Efendisine anlatır. Ne zaman ki köle: “Hattâ zinâ edenler dahi affolunmuş” deyince, efendisinin göz yaşlarına hakim olamadığını görür.İşlediği günahtan haberi olmadığı için, sevinmesi gereken bu habere, efendisinin ağlamasına bir mânâ veremez. Dökülen yaşlar, sevinç gözyaşlarıdır. Cenâb-ı Hakk’ın kendisini affetmesi ve gönderdiği işaretle bunu kendisine haber vermesine
teşekküren, adam şöyle der:“Rabbim beni affetmiş. Ben de seni azat ediyorum. Cenâb-ı Hak bizleri
günâha düşmekten muhâfaza buyursun.”



[Resimleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.]

Allahım, maksadım Sensin; talebim hoşnutluğundur, rızandır.

[Linkleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.]

3 Günah - Tevbe ve Yeniden Diriliş Bir Salı 6 Nis. 2010 - 13:31

Berzah

avatar
VEFALI ÜYEMİZ
VEFALI ÜYEMİZ

Günah – Tevbe ve Yeniden Diriliş


Soru: Resûl-i Ekrem Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Günahından tam olarak dönüp tevbe eden, onu hiç işlememiş gibidir. Allah bir kulunu sevdiği zaman artık ona günahı zarar vermez.” beyan-ı şerifini nasıl anlamalıyız?

Cevap: “
…التَّائِبُ مِنْ الذَّنْبِ كَمَنْ لَا ذَنْبَ لَهُ

Günahından tam olarak dönüp tevbe eden, onu hiç işlememiş gibidir.” (İbn Mâce, zühd 30; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 10/150) hadis-i şerifinde geçen “

التَّائِبُ
” lafzı, sürçüp, düşüp kapaklandıktan sonra hemen kalkıp tevbe, inabe veya evbe ile doğrulan; yanlışının farkına vararak Cenâb-ı Hakk’a teveccüh eden, sonra da yalvarıp yakarmalarıyla tevbe kurnalarında arınmaya çalışan kişinin hâlini ifade eder. Hadis-i şerif, isim cümlesiyle beyan buyrulmuştur. İsim cümlesi ise devam ve sebat ifade eder. Demek ki bu nurlu beyanda, aynı zamanda tevbe ve istiğfardaki devamlılığa dikkat çekilmektedir. Yani kişi ne zaman tökezleyip günah çukuruna düşse, her defasında, hiç vakit fevt etmeden, hemen tevbe, inabe ve evbe kurnalarına koşmalıdır.

Hadis-i şerifte günah mânâsına gelen “zenb” kelimesiyle, kuyruk manasına gelen “zeneb” aynı kökten gelmektedir. Bu durumdan hareketle diyebiliriz ki günah, insan fıtratına ters, tabiatına aykırı olan ona takılmış kuyruk gibidir. Evet günah, insanı kuyruklu bir varlık hâline getirir. Kuyruk, kuyruklu olarak yaratılmış mahlûkata uygun düşse de insana yakışmaz. Bundan dolayı insanoğlu, her günah işleyişinde kendine bir kuyruk taktığının farkına varıp tevbe ile hemen o kuyruğu kesmesini bilmelidir. Yoksa o kuyruğa başka kuyruklar ilave olunur ve insan onu söküp atamayacak hâle düşer. Böyle bir kişi hakkında ise hadis-i şerifte beyan buyurulan: “Kul bir günah işlediği vakit, kalbinde siyah bir nokta oluşur. Eğer tevbe edip vazgeçer, af dilerse kalbi yine parlar. Ama tekrar günaha dönerse, o leke büyür, nihayet bütün kalbini ele geçirir.” (Tirmizî, Tefsir, Mutaffifin) hakikati zuhur eder. Bir âyet-i kerimede ise bu durum “
خَتَمَ اللّهُ عَلَى قُلُوبِهمْ
Allah onların kalblerini mühürlemiştir.” (Bakara Sûresi, 2/7) ifadeleriyle anlatılır. Bundan dolayı diyebiliriz ki, encamı itibarıyla her bir günah içinde küfre giden bir yol bulunduğundan, Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) “
التَّائِبُ
” sözüyle daha başta dikkatleri tevbeye çekmiş ve böylece bizi bu tür bir âkıbete düşmekten korumak istemiştir.

İnsanı İçten İçe Eritecek Derin Tevbeler

Hadis-i şerifte tevbe eden kişinin, o günahı hiç işlememiş gibi bir lütfa mazhar kılınacağı ifade ediliyor. Fakat dikkat edildiğinde görüleceği üzere hadiste tevbe eden için “Günah işlememiştir.” denmemekte, “Günah işlememiş gibi olur.” denmektedir. Yani burada mehâbet ve mehâfet kapısı aralık bırakılmıştır. Dolayısıyla bu üslûptan; “keşke insan o günahı hiç işlemeseydi, o leke ve yarayı hiç almasaydı” şeklinde bir sonuç da çıkarabiliriz. Evet, her ne kadar tevbe ve istiğfar kahramanı, o yara-bereyi tevbe iksiriyle silip süpürse de o yaradan bir iz kalmayacağına dair elde bir teminat bulunmamaktadır. Elbette ki Allah (celle celâluhu) dejenere olan mânevî, ruhî ve kalbî yapımızı fevkalâdeden bir rejenerasyonla birdenbire yenileyebilir. Ancak bunun her zaman böyle olacağına dair mutlak bir teminat söz konusu değildir.

Ayrıca bazen insan ciddi bir inhimakla bir günahın içine düşüp kendisini balıklamasına o işin içine atabilir. Mesela şehevanî duygularının esiri olabilir veya hırs ve hasedine yenik düşerek korkunç bir cinayete sebebiyet verebilir. Günahın çok büyük olduğu böyle bir durumda yapılan tevbe ve istiğfarın da, o günahın büyüklüğüne paralel kişiyi içten içe eritecek ölçüde derin, engin ve kucaklayıcı olması gerekir. Eğer yapılan tevbe o derinlik ve enginlikte değilse o zaman denilebilir ki, böyle bir tevbenin bütünüyle o günahı silip, süpürüp götürmesi mümkün değildir. İşte hadiste geçen “
كَمَنْ لاَ ذَنْبَ لَهُ
O günahı işlememiş gibi..” hakikatine bir de bu açıdan bakılabilir.

Günahlardan Korunma ve Allah Sevgisi

Hadîsin devamında Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Allah bir kulunu severse artık ona günahı zarar vermez.” buyuruyor. Bu peygamber beyanından anlıyoruz ki, Allah’ın bir kulunu sevmesi, o kulun günahlardan korunması adına çok önemlidir. Çünkü Allah (celle celâluhu) sevdiği kulun kalbine günahın çirkinliğini bütün dehşetiyle duyurur ve onun içinde günaha karşı tiksinti duygusu hâsıl eder. O kul bir şekilde günaha düşmüş ise, bu durumda da Cenâb-ı Hak, onun kalbine nedamet korları salar ve ona tevbeye giden yolları gösterir. Evet, Cenâb-ı Hakk’ın sevk, ilham, inayet ve riayetiyle öyle ekstradan hâller olur ki, siz tam içine düşecekken günahın eşiğinden geriye çekilip alınırsınız. Veya bir günaha girersiniz ama yirmi sene o günahı her gün işlemiş gibi ızdırapla içten içe inlersiniz. Âdeta bütün nöronlarınızda o günahı duyar ve her aklınıza gelişinde, onu sanki yeni işlemiş gibi beyniniz karıncalanmaya başlar. Ardından da, “Allahım! Senden afv u mağfiret istiyorum!”, “Allahım! Günahlarımdan vazgeçip Sana teveccüh ediyorum!” gibi istiğfarlarla Allah’a yalvarıp yakarmaya durursunuz. Cenâb-ı Hak da bunların her birini Kendisine bir dönüş olarak sizin sevap hanenize yazar. Bu noktada şu hususu hatırlatmak istiyorum: Allah (celle celâluhu) bir kere yapılan tevbe ve istiğfarla belki o günahı affetmiş olabilir. Ancak kulun buna razı olmayıp bir kere değil bin kere Allah’a dönme cehd ve gayreti içinde bulunması ilahî hoşnutluğu yakalama adına daha güzel bir yaklaşım tarzıdır.

Allah’ın sevdiği bir kul olma mazhariyeti bu denli ehemmiyetli olduğundan İmam Şazilî Hazretleri gibi zatların, virdlerinde, şöyle bir talepte bulunduklarını görüyoruz: “Allah’ım günahım varsa sevdiğin kulların günahı gibi olsun; sevmediğin insanların sevabı gibi olmasın.” Zira Allah’ın sevmediği bazı insanların da güzel amelleri olabilir. Yani bu tür insanların kendileri olmasa da sıfatları mü’min olabilir. Ancak iman; hayr u hasenata ulaşmak için sırlı bir anahtar olduğundan, onu elde edemeyenlerin ahirette yaptıkları güzel işlerden istifade etmeleri mümkün değildir. Bundan dolayı önemli olan Allah’ın bir kulunu sevmesidir. Çünkü zaten Cenâb-ı Hak bir insanı seviyorsa o şahsı işlediği günahların kiriyle başbaşa bırakmayacak, onu tevbe, inabe ve evbe yoluna sevk edip bütün benliğiyle günahlardan arınma duygusunu kendisine ilham edecektir.

Hani nasıl ki, evladına düşkün bir anne önlüğü kirli olan çocuğunu sokağa salmak suretiyle onu başkalarına karşı rezil etmez. Öyle ki çocuk elli defa önlüğünü kirletse, yine de her defasında onu temizler; elini, yüzünü, gözünü siler, pırıl pırıl hâle getirir ve çocuğunu sokağa öyle salar. İşte Allah’ın insanlara olan alakası, merhamet ve sevgisi anne-babayla mukayese bile edilemeyeceğinden, Cenâb-ı Hak sevdiği kullarına günaha giden yolları kapatır. Konumuna göre belki bazılarına hiç günah işletmez. Günaha düşmüş bulunan sevdiği kulunu da o hâliyle bırakmaz. Binbir ızdırap duyacak şekilde o günahı kulunun kalbine duyurur; duyurur da sevdiği o kulunu tevbeyle yeniden dirilişe erdirir, her bir tevbesiyle ona bir kere daha bir “ba’sü ba’de’l-mevt” yaşatır. Böylece o insan hayatını bir kere yaşamaz. O kişi, Cenâb-ı Hakk’ın inayet ve rahmetiyle, âdeta tevbeleri adedince çok buudlu ve derinlikli bir hayat yaşar.

Hadis-i şerifin sonunda Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) “
إِنَّ اللهَ يُحِبُّ التَّوَّابِينَ وَيُحِبُّ الْمُتَطَهِّرِينَ
Şüphesiz Allah, çokça tevbe edenleri ve tevbe edip tertemiz olanları sever.” (Bakara Sûresi, 2/222) âyetini okuyor. Bu âyet-i kerimede maddî-mânevî kirlerden arınmanın Allah’ın sevgisine mazhar olabilmek için önemli bir vesile olduğu ifade buyurulmaktadır. “Çokça ve derince tevbe edenler” şeklinde dilimize aktarabileceğimiz “tevvâbîn” lafzı, kullanıldığı kip itibarıyla mübalağa ifade etmektedir. Yani onlar, tevbe mevzuunda çok ciddi bir azim ve cehd ortaya koyar, yaptıkları işi bütün benliklerinde duyar, onu kalb heyecanları ve gözyaşlarıyla soluklar ve bunu bir kez değil, her hataya düştüklerinde, işledikleri günahları her hatırlayışlarında yerine getirir; getirir ve tevbe kurnalarına koşarak tertemiz hâle gelirler, demektir.

Günahların çirkin yüzünü gösterip insanları tevbeye özendirirken muhatapları ümitsizliğe sevk etmemek için dikkat edilmesi gereken hususlar nelerdir?

–Bu konuda çocuklarla mükellefleri birbirinden ayrı değerlendirmememiz gerektiği kanaatindeyim. Şöyle ki çocuklarda daha çok imrendirici olmalı, meseleleri recâ duygusuna bağlı götürmeli ve tebşir yörüngeli hareket edilmelidir. Günah ve azapla korkutmak yerine, onlara, yapacakları güzel amellerin ahiretteki tezahür ve güzel sonuçları dile getirilmelidir. Bu istikamette öncelikle Allah ve Peygamber sevgisi aşılanmalı, onun akabinde bu sevginin kendilerine ahirette kazandıracağı mükâfatlar anlatılmalıdır. Hâsılı çocuklar için sevgi, tergib, teşvik ve tebşir esas alınıp ona göre hareket edilmelidir.

Mükellef olan insanlarda ise dengeyi elden bırakmamak gerekir. İnzarla tebşiri, terhible tergibi, mehabetle muhabbeti atbaşı götürmelidir. Bir taraftan insanların ümitsizliğe düşmesine meydan verilmemeli, fakat diğer yandan da onların günahları hafife almalarına fırsat tanınmamalıdır. Özellikle haram-helal mevzuunda laubaliliğin yaşandığı, ciddi mânâda günahlardan sakınılmadığı, sadık bir mü’min olarak yaşamanın zorlaştığı dönemlerde, günahlar bütün çirkinlik ve çirkefliğiyle ortaya konmalı; ortaya konup onların bir kısım latifeleri öldürdüğü üzerinde hassasiyetle durulmalıdır. Zira bu latifelerimiz içinde öyleleri vardır ki ahirette Cenâb-ı Hakk’ı çok engince ve azametine yakışır bir şekilde duyup hissetmemizi sağlayacaktır. Bu sebeple “kısa ve fâni bir ömürde, geçici ve basit bir kısım zevk ve lezzet için, ebedî hayat hesabına yaratılmış bu çok kıymetli donanımları günahlarla öldürmek akıl kârı mıdır?” deyip muhatapların bu hususta derinlemesine düşünmesini temin etmemiz gerekir. Çünkü farklı zamanlarda birçok kez dikkat çekmeye çalıştığımız üzere, her ne kadar temel bir kısım latifelerin tevbe, inabe ve evbe yoluyla ihyası mümkün olsa da, önemli bazı latifelerin günahlarla öldürüldüğünde bir daha diriltilmeyebileceği de göz ardı edilemeyecek bir husustur. Hele belli konumda belli mazhariyetlere ermiş insanlar, bile bile, bu tür hata ve günahlar içine giriyorlarsa bu mevzu daha endişe verici bir durum arz ediyor demektir.

Bundan dolayı Allah’ın af ve mağfiretini, cebimizde el âleme dağıttığımız bir çikolata şeklinde görmemeliyiz. Aksine onları, hayr u hasenatın, ibadet ü taatin yerine getirilmesi gibi belli karşılıklar neticesinde muhataplarımıza sunmalıyız. Yoksa –hâşâ– cömertliğimizi Hazreti Cevad’ın cûd ve sehavatinin önüne, merhamet ve sevgimizi Hazreti Rahman’ın rahmet ve muhabbetinin önüne geçiriyor gibi bir tavır içerisine girmek Allah’a (celle celâluhu) karşı saygısızca bir tavır demektir.

Bu noktada insanlarda haram-helal hassasiyetinin oluşturulması çok önemlidir. Öyle ki bir insan vakıf malının halısına ayağını basarken bile, buna hakkı olup olmadığını, Allah’ın bu konuda kendisini muâheze edip etmeyeceğinin hesabını yapmalıdır. Bunun için de, hata ve günahlar ve bunların kaybettirdikleri çok ciddi anlatılmalı; eğer bu mevzuda gerekli hassasiyet gösterilmezse Cenâb-ı Hak’tan gelen hususi vâridât ve mevâhibin inkıtaya uğrayacağı da ayrıca dile getirilmelidir.

Hâsılı tevbe mevzuunda dengeyi yakalama adına bir taraftan Allah’ın sonsuz merhametine güven esas alınıp recâ duygusu güçlendirilmeli, diğer yandan da günahların çirkin yüzü gösterilip, işlenen günahlar neticesinde bir kısım latifelerin ölebileceği ve telafisi mümkün olmayacak bazı mahrumiyetlerin yaşanabileceği hatırlatılmalıdır; hatırlatılmalıdır zira hepimizin bu istikamette telkin, tebliğ ve irşadlara hemen her zaman ihtiyacı bulunmaktadır.


M.FETHULLAH GÜLEN

[Resimleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.]

Sponsored content


Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön  Mesaj [1 sayfadaki 1 sayfası]

Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz