İrfan Meclisi & Rah-ı Aşk

Bağlı değilsiniz. Bağlanın ya da kayıt olun

İlim ve Amel

Aşağa gitmek  Mesaj [1 sayfadaki 1 sayfası]

1 İlim ve Amel Bir Cuma 20 Ağus. 2010 - 6:22

RüveYde

avatar
YÖNETİCİ
YÖNETİCİ
Eüzü billâhi mineş şeytànir racîm.
Bismillâhir rahmânir rahîm.
Elhamdü lillâhi rabbil àlemîn...
Ves salâtü ves selâmü alâ seyyidinâ muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve
men tebiahû biihsânin ilâ yevmid dîn. Emmâ ba'd. Fekàlen nebiyyü SAS:


a. İlmiyle Amil Olmak

470.

(Teallemû minel ilmi maşi'tüm fevallàhi lâ tüveccirûne bicem'il ilmi hattâ ta'melû.) Sadaka rasûlüllàh fî mâ kàl ev kemâ kàl.
Enes RA'ın rivayet ettiğine göre, Peygamber SAS Hazretleri buyuruyor ki:
"İlimden ne isterseniz öğrenin;
tefsirden, fıkıhtan, hadisten, akaidden, ahlâktan, ferâizden ne
öğrenirseniz öğrenin! Allah'a yemin olsun ki, bu ilmi toplamaktan bir
ecir kazanmazsınız; bildiğinizi uygulamadıkça, tatbik etmedikçe...
İlminizle amel etmedikçe, sırf ilim toplamaktan dolayı bir ecir
alamazsınız. Ancak ilminizi tatbik ettiğiniz zaman alırsınız."

Muhterem kardeşlerim, bu çok
önemli bir nokta! Hattâ bir başka hadis-i şeriften biliyoruz ki, ilmi
olup da bilgisini insan uygulamazsa, ilmiyle amel etmezse, bildiği dinî
mâlûmata göre hayatını tanzim etmezse, çalışmazsa, yaşamazsa; ahlâkını
düzeltmezse, nefsini terbiye etmezse, huylarını hizaya getirmezse, vebal
altında kalır. Çünkü, "Hem biliyordun, hem de yapmadın; niye bildiğini
tatbik etmedin?" diye sorgu ve suale muhatap olur.

Onun için, mutlaka bildiğimizi
tatbik edeceğiz, mutlaka ilmimizle amel edeceğiz. Ne biliyorsak, ne
duyduysak; camide hocalar söyler, cumada hutbelerde bir şeyler
konuşulur, vaaz kürsülerinde bazı şeyler anlatılır... İnsan
arkadaşlarıyla sohbette bazı konuların müzakeresine geçer, çeşitli
münakaşalar olur. Bir tarafın haklı olduğu anlaşılır, haksız olduğu
anlaşılır. İşte anlaşıldıktan sonra, bildiğini tatbik edecek insan,
yapacak.


Onun için âcizâne buraya geldik,
gitme zamanımız geldi. Kardeşlerimize bu iş çok önemli olduğundan, çok
ısrarla hem bu şehirde, hem Perth'e gittiğimiz zaman, hem Sydney'e
gittiğimiz zaman anlattık ki: Müslüman olmak insanın hareketlerinden
belli olacak... Ahlâkı güzel olacak, ahlâkına tesir etmiş olacak...
İnsan tatlı dilli, güler yüzlü, geçimli olacak, öteki müslüman
kardeşleriyle iyi geçinecek.

Bizi Broadmeadows Camisi'nde
konuşturmadılar. Gittik boynu bükük, biz de orada konferans verdik bir
başka salonda... Ondan sonra gittik orada namaz kıldık, göz yaşı döktük;
kardeşlerimiz bizi bu güzel camiye almadılar filân diye... Bu
dargınlıklarla, bu kırgınlıklarla, bu birbirimize karşı husumetlerle, bu
birbirimizin hakkında kötü şeyler düşünmekle, bu birbirimizin hayrını
engelemekle bir noktaya varılmaz.


Allah biliyor ki, güzel huylu
olmanın gerektiğine hepimiz âşinâyız, yalan söylememek lâzım, müslüman
kardeşinin hakkında hüsnüzan etmek lâzım, sûizan etmemek lâzım!.. O
müslüman kardeşimizin kusuru varsa bile, söylememek lâzım! Bizim işimiz
gücümüz, sohbetlerimizin mevzuu, sabahtan akşama arkadaşlarımızın
kusurları... Mâdem gıybet kötü; keseceğiz. Madem dedikodu fena;
bırakacağız. Madem ki iftira yasak; asılsız, mesnedsiz isnatta, iftirada
bulunmayacağız. Tatlı dilli olacağız, güzel huylu olacağız. Herkesin
iyiliğini düşüneceğiz.

Şu toplumda, şimdi şurada yirmi
beş otuz kişi var; bunların en iyisi kim?.. "En iyisi kim bilmiyorum
ama, en kötüsü benim!" diye düşünecek insan... Kendisini bu toplumun en
kötü, en aşağı seviyede olanı, derecesi en düşük olanı diye düşünecek.
Neden?.. Diyecek ki: "Yaşlılar benden daha çok yaşadılar, daha çok namaz
kıldılar, oruç tuttular, tesbih çektiler, sadaka verdiler; onlar
elbette benden daha çok sevap kazandılar, benden daha hayırlıdır."
diyecek, yaşlıları düşündüğü zaman...

Gençleri düşündüğü zaman da: "Bu
gençler benim kadar yaşamadılar, benim kadar günah işlememişlerdir.
Seneleri az olduğu için, günahları benimkinden daha azdır, benim
günahlarım bunlardan fazladır, bunlar benden daha iyidir." diyecek. Yâni
her şeye böyle bakacak insan, mütevazi olacak, hüsnü zan edecek,
sevecek.

--Peki kusuru varsa, nasıl seveyim?
Kusuruyla seveceğiz,
kardeşlerimizi kusuruyla seveceğiz. Armudun sapı var, üzümün çöpü var,
çekirdeği var... Bilmem ne... Falancaın şu tarafı var, filâncanın bu
tarafı var, gül ağacının dikeni var. Ne yapalım? Öyle... Dünyayı biz
değiştiremeyiz, mevcut haliyle seveceğiz kardeşlerimizi... İyi
taraflarını göreceğiz, iyi tarafından seveceğiz, bir iyi tarafını
bulacağız. "O kardeşimiz sinirlidir, şöyledir, böyledir ama; merttir,
cömerttir.... Bu kardeşimiz şöyledir, böyledir ama; şu güzel huyu
vardır, vefalıdır..." filân diye bir güzel tarafını bulup iyi tarafını
söyliyeceğiz.


Kötü tarafını saklayacağız,
örteceğiz. Yâni uyuyan bir insan böyle ayağını atmış da üstü açılmış
olsa ne yaparız?.. Uyuyor. Çekiveririz şöyle üstüne örtüyü, aman
görünmesin diye ayıbını örteriz. Böyle ayıp örteceğiz.

Ayıp örteceğiz, güzel ahlâklı
olacağız. Güzel ahlâklı olamazsak, bir noktaya varamayız. Ne kendi
aramızda muhabbet olur, ne birlik olur, ne beraberlik olur; ne birlik ve
beraberlikten doğacak gelişmeler olur. Ne izzet olur, ne itibar olur,
ne dünyada hatırı sayılır bir topluluk oluruz. Bak işte Irak, İran'la
çarpışıyor. [1988] Amerika gelmiş İran'ın bilmem yüz tane adamını
öldürmüş filânca yerde... Bir hafta önce bir suikast yapmışlar, bir
cephane deposu patlamış, beş yüz kişi ölmüş, bin kişi ölmüş... Her
yerden böyle haberler... Bunlar hep kötü huylardan dolayı oluyor.


Onun için bildiğimizi mutlaka
uygulayalım, mutlaka ilmimizle amil olalım! Bunun bir büyük başka
faydası var: Bildiği ilimlerle amel eden, uygulayan insana Allah
bilmediği ilimlerin kapısını açar, yâni mânevî esrarengiz ilimleri
öğretir. Yâni kerâmet sahibi olur, büyük ihsanlara, ikramlara erdirir. O
nasıl olacak?.. Bildiği her şeyi tatbik etmek suretiyle olacak.
Bildiğini tatbik edince insan, Allah bilmediğini nasib edecek,
öğrenecek. Onun için, duyduğunuz şeyi mutlaka hatırınızda tutun;
hatırınızda tuttuğunuz şeyi uygulayın!..

Ben bir hadiste okudum, namazı
kıldıktan sonra insan kalkar giderse, dua etmezse, melekler
şaşırırlarmış bu insana: "Namazı kıldı, cenneti istemedi Allah'tan...
Cehennemden Allah'a sığınmadı; ne biçim bir insan?.. Namazı kıldı,
Allah'a yâ Rabbi beni cennetine sok, beni cehennemden koru!" demedi.
Huriler mahzun olurmuş bizi istemedi diye, erkekler için tabii...

Onun için namazdan sonra diyeceğiz ki:

(Allàhümme ecirnâ minen nâr,) "Bizi cehennemden koru yâ Rabbi!.. (Ve edhilnel cennete meal ebrâr,) Sevdiğin kullarla beraber bizi cennetine sok yâ Rabbi!.. (Ve zevvicnâ minel hûril în.) O hûri kızlarından bizim hissemize kimler düşüyorsa, onları bize nasib eyle yâ Rabbi!" diye isteyeceğiz.

İşte kim iftar ettirirse bir
oruçluya, o oruçlunun sevabından hiç bir şey eksilmemek şartıyla, iftar
ettirene oruçlunun sevabı veriliyor. Hadis-i şerifte böyle geçiyor.
Şimdi bu akşam burda bazı kimseler gayret etmişler bir iftar yemeği
verdiler. Bizim de önümüze yemekleri getirdiler, biz de afiyetle yedik.
Kim sebep olduysa, kim masrafını verdiyse, kim gayret ettiyse, kim
zahmet ettiyse, kim hizmet ettiyse sevap kazanacak. Oruçluya iftar
ettirenin, oruçlunun sevabı kadar sevabı oluyor. Oruçludan bir şey
eksilmiyor, eksilmece yok, Allah'ın hazinesi geniş... Oruçlunun sevabı
kalıyor kendisine, iftar ettirene de sevap yazılıyor.

Şimdi kardeşimiz cebine hurma gibi
tatlı bir şeyler koymuş. Burada akşam ezanı okundu, etrafında birkaç
kişiye bir şeyler sundu, ben aferin dedim kendisine... Çünkü kime iftar
ettirdiyse, onun sevabı kadar sevap aldı. Hemen oturduğu yerde, kolayca
bir sevap yâni... İnsan cebinde bir kaç hurma ile gezmeli yâni, oruç
akşamı hiç olmazsa... Hattâ diyor Peygamber Efendimiz'e bazıları:

"--Yâ Rasûlallah! Biz oruçluya
iftar ettirecek kadar fazla zengin değilsek, paramız, soframız filân
müsait değilse, fakirsek ne yapacağız?.."

"--Bir hurma ikram etseniz bile, Allah o sevabı verir. Bir su içirseniz bile, Allah o sevabı verir." diyor.
Onun için gayret edelim; yâni
duyduğumuz şeyi tatbik etmeye gayret edelim! Şimdi tabii ramazan olduğu
için, misalleri ramazandan veriyorum. Meselâ, sahura kalkmak sevap;
sahura kalkalım! Peygamber Efendimiz tavsiye etmiş, sahura kalktığı
zaman teheccüd namazı kılmak sevap; teheccüd namazını kılıverelim!
Dargınlarla barışmak sevap, biliyoruz; barışıverelim! Elimizi biz
uzatalım, varsın "Bak bana yalvardı." desin, ne derse desin... O ne
derse desin, Allah sevsin de, kul ne derse desin; o önemli değil,
Allah'ın sevmesi önemli...


Allah'ın sevmesi için insan canını
veriyor. Harbe giriyor, canını veriyor, Allah sevsin diye, cenneti
kazanayım diye. Gelmiş Peygamber Efendimiz'in zamanındaki çağdaşlardan
birisi, daha müslüman olmamış. Savaşta gelmiş Peygamber Efendimiz'in
yanına, demiş ki:

"--Yâ Rasûlallah, ben şimdi sana iman etsem, bu savaşa girsem; ölsem cennete gidermiyim?.."
"--Mü'min olduktan sonra, bana iman ettikten sonra, gidersin!" demiş.
Savaşa girecek, şehit olacak, cennete gidecek. Ayetler var, belli bir şey... O da:
"--Şehadet ederim ki Allah birdir.
Şehadet ederim ki, sen onun hak elçisisin, rasûlüsün!" demiş, Peygamber
Efendimiz'in elini tutmuş, iman getirmiş, Peygamber Efendimiz'in
huzurunda...

Ondan sonra, "Biraz vücuduma güç
kuvvet gelsin." demiş, oturmuş bir kenarda biraz hurma atıştırmaya
başlamış. Yâni, "Karnım aç olmasın, gücüm, kuvvetim yerinde olsun da,
çarpışayım!" diye hurmaları yerken aklına gelmiş: "Yâhu, cennet beni
bekliyorken, ben burda hurma atıştırıyorum. Bu hurmalar beklemeye
değmez! Bu hurmaları yiyecek kadar beklemeye lüzum yok!.." demiş,
hurmaları savurmuş bir tarafa... "Yâ Allah!" demiş, savaşa girmiş,
çarpışmış çarpışmış, şehid olmuş.

Hiç namaz kılmamış adam ömründe...
Çünkü yeni müslüman oldu ve hemen harbe girdi. Hiç namaz kılmamış ama,
şehid olmuş dosdoğru cennete gidecek.

Sorarlar bilmece gibi:
"--Söyle bakalım, hiç namaz kılmadığı halde cennete giden müslüman var mı?.."
Var işte, böyle bazen düşeş
oluyor. Yâni kumar tabiri düşeş ama, öyle demesek daha iyi ama, bazen
böyle oluyor. Allah iyi niyetine göre insana veriyor.


Bildiğimizi tatbik edelim!
Cebimizde bir kalem defterle gezelim; küçük bir defter, büyük olmaz.
Hangi şeyi duyduysak, yazalım hemen bir kenara... Onu tatbik edelim,
uygulayalım!..

Şimdi çayhanede güzel güzel
yazılar yazmışlar, bir kardeşimiz galiba buraya göndermiş onları...
Benim de hoşuma gitti bir kardeşime yazdırttım, mecmuada neşredeceğim,
çok güzel!..

"Dinlemesini bilmeyen, konuşmasını
bilmez!" diyor. Ne güzel... Dinlemesini bileceğiz, hakikaten de
öyledir. Karşıdaki insanı bir dinleyecek, ondan sonra konuşacak. Yarı
yolda kesmek doğru değil...


Müslüman arı gibidir. Nasıl arı
gibidir?.. Arı her çicekten bal alır. Müslüman da gider bir yere, çay
içme yerine, duvarda bir yazı görür beğenir, not alır; onu uygular.
Gelir bir camide hadis dinler, uygular. Bir arkadaşdan bir güzel söz
duyar, uygular. Böyle böyle birikecek.

Meselâ, bir bakkalın kazancı nasıl
oluyor, nasıl kazanıyor bakkal?.. Komşunun kızı geliyor, "Bakkal amca
bana bir kibrit verirmisin?" diyor; bir kibrit veriyor. Ondan sonra
ötekisi geliyor, "İki tane ekmek..." diyor; iki tane ekmek veriyor. Onun
kârı ne, ötekisini kârı ne?.. Ama onları sata sata, sata sata akşama
yekûnünü düşünüyor. Şimdi benim cirom yirmiyedibin lira; %10 kâr olsa,
ikibinyediyüz lira... Yüzde yirmi kâr olsa, şu kadar, hesabı böyle
yapıyor ama, o nasıl birikti sabahtan beri?.. Ufak ufak... Kimisi geldi
jilet aldı, kimisi balon aldı, kimisi ekmek aldı, kimisi kibrit aldı,
öyle birikti.

Biz de her fırsattan istifade edip
sevap kazana, kazana, bizim de bir yekûnümüz olacak, bir ciromuz
olacak, bir günlük, bir aylık, bir yıllık neyse... Bu ciromuzda kârda
mıyız, zararda mıyız; artık insan kendi kendisini hesab etsin. Yâni
akşam insan hesab etmeli!.. Hz. Ömer Efendimizden rivayet edilmiş ki:


(Hâsibû enfüseküm kable en tuhâsebû!)
Rûz-ı Mahşer olup da, kıyamet koptuğunda, Allah-u Teâlâ Hazretleri'nin
huzuruna çıkıp orada hesaba çekilmezden evvel, daha önce dünyada iken
kendini hesaba çek; bakalım kârda mısın, zararda mısın?.. "Hesapsız
kasap, ne bıcak bırakır ne masat..." derler; yâni hepsini satar, iflas
eder. Hepsini satar, bir şey kalmaz yanına; satır gider, masat gider,
dükkanın hepsi gider. Hesapsız iş yaptı, dostlar alışverişte görsün
diye... Koyun kesti sattı ama fiyatını bilemedi, borcu alacağı
hesaplayamadı, sermayeyi kediye yükletti. Hesabı şimdiden yapmak
lâzım!..

Onun için bazı büyükler akşam
eline defteri alırmış. Büyük dediğim evliyaullahtan yâni, Allah'ın
rızasını kazanmaya gayret eden insanlar... Bayağı defter çıkartırmış,
açarmış, kalem çıkartırmış, düşünürmüş:

"--Ben bu sabah hangi hayırlı işi
yaptım?.. Sabah namazını camide kıldım mı?.. Maalesef kılamadım, yan
geldim yattım, cemaatı kaçırdım; zarar... Sonra şunu yaptım mı?.. İşte
sabahleyin şuraya gittim. Öğle namazı vaktinde cemaatle namaz kıldım,
yirmi yedi kat sevap..."

Akşama kadar yaptıkları sevapları,
günahları böyle yazarlarmış, Ertesi gün ona göre karar alırlarmış, bir
dahaki gün şöyle yapayım, böyle yapayım diye... Bir günlük kârı insanın
zarara dönük olursa, ertesi gün de zarar olursa, ömrü zararla geçiyor
demektir. Kâra dönmenin çaresine bakması lâzım, gayret etmesi lâzım!..


Siz de sevaplı işlere gayret edin,
hiç bir şey yapamazsanız şunu yapın!.. Peygamber Efendimize sahabe-i
kiramın fakirleri sızlana sızlana geldiler:

"--Yâ Rasûlallah! Zenginler bütün sevapları aldılar gittiler." dediler.
"--Nasıl, ne demek istiyorsunuz?" dedi Peygamber Efendimiz...
"--Zenginlerin paraları var, hayır
yapıyorlar sevap kazanıyorlar; sadaka veriyorlar sevap kazanıyorlar,
cihada para ayrırıyorlar sevap kazanıyorlar... Bizim paramız yok, onlar
sevapların hepsini aldı götürdü." diye böyle söyleyince, Peygamber
Efendimiz dedi ki:

"--Ben size bir şey tavsiye edeyim, siz de onu yapınca o kadar sevap alırsınız."
"--Et yâ Rasûlullah, tavsiyeni yap!" dediler.
Dedi ki:
"--Her namazın arkasından, 33 defa Sübhanallah, 33 defa Elhamdü lillah, 33 defa Allahu ekber deyin, o sevapları siz de kazanırsınız." dedi.
Onlar da sevine sevine gittiler.

Peygamber Efendimiz tavsiye etti diye biz tesbih çekiyoruz namazların arkasından... "Sübhanallah" diyoruz, "Elhamdü lillâh" diyoruz, "Allahu ekber" diyoruz...

"Lâ ilâhe illallahu vahdehu lâ şerike leh, lehül mülkü ve lehül hamdü ve hüve alâ külli şey'in kadîr." diyoruz.
Bu söz de takımdan ayrı değil... Nasıl ciğeri takım olarak alıyoruz,
nasıl arabının bijon takımını, bilmen tornavida takımını bütün olarak
alıyoruz. Bir tanesi eksik olsa olmuyor. O da böyle takım, o sondaki
kısım da takım, onu da söyleyeceksiniz!


Aradan bir zaman geçmiş, yine gelmişler Rasûlüllah'a... Sızlana, sızlana, demişler:
"--Ya Rasûlallah!.."
"--Eee, ne oldu yine?..
"--Zenginler öğrenmiş, onlar da yapıyor bunu... Zenginler de bu tesbihi çekiyor."
Bak zenginler hem para verip hayır
kazanıyor, hem de tesbih çekiyor. Demek ki bizim paramız olmasa, yine
sevap kazanabiliriz. Bu hadisi şerifi ben çok seviyorum, siz de sevin,
hatırınızda tutun! Buyuruyor ki:


(Tebessümüke bivechi ahîke sadakatün) "Senin, mümin kardeşinin yüzüne bakıp tebessüm etmen bile sadakadır."
Bak, hadis-i şerifin güzelliğine
bak!.. Müslümanlık nerede, biz nerede? "Müslüman kardeşinin yüzüne bakıp
tebessüm etmen, sadakadır." diyor. "Yoldan bir dikeni, bir taşı kenara
koyman sadakadır." diyor. "Hanımının ağzına bir lokma koyup, 'Hanım al
bakalım, ağzını aç, tat şunu!..' diye bir lokma vermen sadakadır. Emr-i
maruf sadakadır, nehy-i münker sadakadır." Yâni birisine gidip de şu işi
yap kardeşim demek, sadakadır. Kötü bir iş yapıyorsa; "Bunu yapma,
bundan vazgeç, yoksa günaha girersin! Ben seni severim, bunun doğru
olmadığını kitaplar yazıyor, sen bu işten vazgeç!" demek sadakadır.


Demek ki, insanın ille cebinin
para dolu olması şart değilmiş, yâni sevap kazanmanın yolları çokmuş.
Yeter ki usta insan olsun, ticareti bilen insan olsun, nerede olsa kâr
eder.

Sahabe-i kiramdan bir mübarek
Medine-i Münevvere'ye geldiği zaman, bütün malları Mekke'de kaldı. Hiç
parasız geldi. Peygamber Efendimiz onu birisiyle kardeş etti. Mekke'li
birisiyle, Medine'li birisi kardeş... Hep böyle çift çift kardeş
oldular. En son kendisi kalınca, Hazret-i Ali Efendimiz ile kendisi
kardeş oldu. O da Hazret-i Ali Efendimiz için bir şeref...

Neyse, o zata kardeş olan Medineli
ev sahibi durumunda; orada malı var, mülkü var... Bu kardeşi Mekke'den
gelmiş; bütün malı Mekke'de kalmış, beş parasız gelmiş. Demiş ki ona:

"--Tarlalarımı böleyim, yarısı
senin olsun! Madem seni Rasûlüllah bana kardeş etti, canım sana fedâ; al
tarlanın yarısı senin olsun, al evin yarısı senin olsun, al mülkümün
yarısı senin olsun!.." demiş.

Nesi varsa, parası-pulunu başlamış ikiye bölmeye, taksim etmeye... "Yarısı senin, yarısı benim!" demiş. O mübarek de demiş ki:
"--Senin malın sana mübarek olsun,
ben senin bir şeyini istemiyorum; sen bana pazar yerini tarif et!
Nereden gidilir oraya, yolunu göster. Yâni bilmediğim bi semt, sen
çarşının, pazarın yerini bana göster!" demiş.

Kardeşi de:
"--Olur..." demiş.

Çarşıya pazara gitmiş mübarek...
Bir miktar tereyağı almış, onu temizlemiş, muameleden geçirmiş; öbür
tarata iyi bir fiyata satmış. Oradan bir başka şey, oradan bir başka
şey... Derken, tabii aradan bir vakit geçmiş hicretten sonra... Sonra
bir gün gelmiş Peygamber Efendimiz'in huzuruna edeple, tevazuyla,
tebessümle, sevgiyle, saygıyla:

"--Yâ Rasûlallah, düğünüm var, sen de buyur!" demiş.
Hanımı filân yoktu, yâni bu tarafa
bekâr geldi. Ondan sonra: "Düğünüm var, sen de buyur yâ Rasûlallah!"
diyor. Nasıl oldu?.. Anlatmışlar işte böyle bir ticaret içine girdi,
çarşıya, pazara. Ticaret helâl, helâl ticaret yaptı, kazandı. Hem de
düğün yapacak kadar para biriktirdi. Bir de hanım aldı, bir de ev aldı
filân. Bir de davet ediyor yemeğe Peygamber Efendimizi... Demek ki insan
iş bildi mi, kazanabiliyormuş.


Demek ki, insan fakir olsa da
sevap kazanabilir. Onun için anlatıyorum bunu... Yâni fakir, cebinde beş
parası yok ki çıkartsın para versin, hayır yapsın, zekât versin, hayır
yapsın; yapamıyor. E dili sağlam, Allah desin, sevap kazasın, Sübhânallah desin sevap kazansın, Hû desin sevap kazansın.

Hû deyince hatırıma geldi, millet
bizim Coburg Camii'ni sevmiyorlarmış. Bazıları diyorlarmış ki: "Oraya
gelmem, orada Hû deniliyor." Hû demek kötü bir şey değil ki, Hû Allah
demek... "Huvallàhüllezî lâ ilâhe illâ hû" Yâni insan aşkından,
şevkinden dayanamıyor da, "Onu isterim... Onu isterim... Onu isterim..."
diye "Hû..." diyor. Yâni Allah'ı sevmek, Allah'ı istemek...

--Sen Hû'mu çekiyorsun orada?.. Ayy, çok fenâ... Neresi fenâ yâhu?.. Allah diyor, Allah derse fena mı? Allah emrediyor bunu:

(Yâ eyyühellezîne âmenüzkürullàhe zikran kesîrâ.)
"Ey iman edenler, Allah'ı çok zikredin!" diyor. Biz alışkın
olmayabiliriz, bizim memleketimizde de var aslında... Yâni muhtelif
yerlerde zaten olan bir şeyler... Muhterem kardeşlerim, insan
bilmediğine biraz böyle soğuk bakar, yan yan bakar; "Yorgun öküzün
sabana baktığı gibi bakar." derler, bizim köyün tabiri böyle... Soğuk
bakar ama, bilirse anlar.

Bazen bir kardeşine kızıyorsun.
Tanımadan, uzaktan. Biraz tanışıyorsun, bakıyorsun altın gibi kalbi
varmış, pırlanta gibiymiş, tatlı bir insanmış. Yakından da tanıştığın
zaman anlıyorsun. Bilmediği şeye insan biraz düşman olur, düşman
kesilir. Onun için önce bir incelemek lâzım, tahkik etmek lâzım. Ondan
sonra kızacaksa kızar, o zaman serbest kızacaksa kızar. Kızılacak bir
şeyse, beraber kızalım gelsin. Sevilecek bir şeyse, beraber sevelim.


Demek ki muhterem kardeşlerim,
ilmi öğreneceğiz, ilmi tatbik edeceğiz, uygulayacağız hayatımızda;
müslümanlığın bizim üzerimizde tesiri olacak. Müslüman oldum madem ben,
konuşmam güzel olacak, şefkatli olacağım, merhametli olacağım. Hanıma
kötü söz söylemeyeceğim, çocuğumu pataklamayacağım, kulağını eşek kulağı
gibi uzatmayacağım, ensesine tokat atmayacağım, izi kalmıyacak
parmaklarımın... Belli olacak müslümanlığım, yaptığım her işden... "Haa,
bu adamda bir değişiklik var!" diye belli olacak.

Bizim İstanbul Üniversitesi'nde
bir ahbabımız vardı, hareketli bir adamdı. Bir mevkii vardı
üniversitede... Bir gün gitti derviş oldu, namaza başladı, tevbe etti.
İçkiyi, şunu bunu bıraktı, başka şeyi de bıraktı filân... Bir tatlı
dilli insan oldu yâni... Hocası iyi terbiye eden bir kimseymiş demek ki,
halim selim oldu, hadiselere bakışı yumuşak, tatlı oldu. Hanımı
diyormuş ki:

"--Efendi sende bir değişiklik var... Neler oldu, ne oldu? Yâni sen eski adamsın, eski İbrahim efendisin ama, sana ne oldu?"
Ne olacak iman geldi mi, nereye
gelirse süsler. İman bir yere geldi mi, pırıl pırıl nurlandırır orayı...
İnsan imanla hareket etmeye başladı mı, her şeyi tatlı olur, her şeyi
güzel olur muhterem kardeşlerim!..


Onun için, bizim de imanımızın
tesiri üzerimizde görülecek, ticaretimizde görülecek, ev hayatımızda
görülecek; çoluğumuza çocuğumuza, komşumuza muamelede görülecek, söz
söyleyiş tarzımızda görülecek, arkadaşlığımızda görülecek... Bir fincan
kahvenin kırk yıl hatırı varmış... "Hadi oradan, bir fincan kahve
yâhu... Nerede olsa bulurum, ne kıymeti var, amma da büyüttün işi!"
deriz. "Bir fincan kahve alt tarafı... Şu kadarcık bir şey koyacaksın
içine, biraz kaynatacaksın; ben sana kaç tane ikram edeyim!" filân
dersin ama, dedelerimiz öyle düşünmemiş.

Bir fincan kahvenin kırk yıllık
hatırı var. Demek ki, birisinde bir fincan kahve içtiysen, kırk yıl onun
hatırına, o kimseye iyi muamele edeceksin diye düşünüyormuş
dedelerimiz... O dedeler nerede, bu torunlar nerede?.. Biz Merih'den mi
geldik, Ay'dan mı geldik?.. Onlar nereye gittiler, onların huyları ne
oldu?.. Birazcık olsun sinmedi mi bize, bulaşmadı mı?..


İnsan sigara içilen bir kahveye gitse, eve gelse, hanımı diyor ki:
"--Herif yâhu, sen bir şey kokuyorsun..."
Meselâ, otobüste, trende sigara
içilen vagonda seyahat yapıyorsun, otobüsten iniyorsun eve geliyorsun;
hanım nerdeyse eve almayacak. "Sen bir şey mi kokuyorsun, gelme!" diyor.
Yâni kokusu siniyor insana... Peki o dedelerimizin güzel huyları, bir
kokusu bir kenardan bulaşmadı mı bize? Azıcık bir yerden, bir
damarımızdan gelmedi mi?.. Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı var... Ne
kahvesi, ne ziyafeti, ne arkadaşlığı; neler neler yapılıyor da adam
umursamıyor, bana mısın demiyor, gözünün yaşına bakmıyor. Çamurda görse,
bir tekme de o patlatıyor; çıkıyor üstüne, bir de tepiniyor.

Ee, nerede kaldı müslümanlık?..
Olmaz. Nerede kaldı arkadaşlık?.. Yok... Nerede kaldı dostluk?.. Yok...
Nerede kaldı insanlık? yok. Nerede kaldı merhamet? Yok. Merhamet
etmeyene merhamet olunmaz.


Kadının birisi, bir kediyi
hapsetmiş bir yere... Kediyi hapsetmiş, kedi oradan çıkamamış. Su
vermemiş, yemek vermemiş; ölmüş. Ondan dolayı kadın cehenneme gidiyor.

Neden?.. Kediye merhamet etmedi.
Dünya üzerinde kedi kıtlığı yok ama, insan kediden daha kıymetli ama,
Allah o kadını cehennemle cezalandırıyor. Neden?..
Merhametsizliğinden... Kedini kıymetli olduğundan değil, bu kadının
merhametli olmamasından...

Onun için hepimiz güzel huylu
olalım, tatlı dilli olalım, hoş halli olalım! Birbirimize bizim çok
hukumuz geçmiştir; birbirimizin hatırını kollayalım!..


Ezanı dinleyelim de, bir hikaye anlatacağım, ondan sonra keseceğim sözü... Ezanda söylenen sözleri tekrar etmek sevaptır.
.......................
[Ezan duası:]
"Allahümme rabbe hâzihid
da'vetit tâmmeti ves salâtil kàimeh, âti muhammedenil vesîlete vel
fadìlete ved dereceter refiatel kebireh, veb'ashü makàmen mahmûdenillezî
veadtehû inneke lâ tuhlifül mîàd, birahmetike yâ erhamer râhimîn."


Muhterem kardeşlerim, bir fıkra
anlatacağım dedim: Eski devirde bir beldede çok iyi bir ahali
yaşıyormuş, çok mübarek insanlarmış. Başlarına bir zalim geldi mi, bir
dua ettiler mi, zalimin ayağı kayar gidermiş. Başına bir felaket
gelirmiş, defolur gidermiş. Bir zalim kadı gelse bir zalim hakim gelse,
bir zalim memur gelse; bir dua ederlermiş, ondan sonra adamın hali
perişan... Başına bir felaket gelirmiş, defolur gidermiş. Zalim
yöneticiler barınamazmış yâni orada...

Nihayet çok açıkgöz bir hakim gelmiş oraya, rüşvetçi bir hakim... Demişler ki:
"--Bana bak, sen rüşvetçisin, bu
beldenin ahalisi mübarek insanlardır, sana bir dua ederler, başına
gelmedik felaket kalmaz. Sen oraya gitme en iyisi!" demişler.

"--Yok, ben onun çaresini bulurum!" demiş.
Şeytana çarığı ters giydiren cinsten bir kimse yâni... Oraya gitmiş hakim demiş ki:
"--Ey cemaati müslimin! Yumurta lâzım oldu; herkes birer tane yumurta getirsin!" demiş.
Hakim efendi yumurta istiyor. Pekâlâ demişler. İyi insanlar zaten, birer tane yumurta getirmiş herkes...
"--Sıra sıra koyun!" demiş.
Koymuşlar yumurtaları... Biraz sonra:
"--Tamam, yumurtaların işi bitti; alın yumurtalarınızı!" demiş.
Herkesin damgası mı var üstünde kendi yumurtasının? Yok... Herkes bir yumurta almış gitmişler, farkına varamamışlar.
Ondan sonra adam başlamış zulme,
başlamış haksızlığa, başlamış rüşvete... Başlamış kötü huyları neyse
onları yapmaya, cebini doldurmaya... Başlamış cehennemde çukurunu
kazmaya... Korkmuyor ahiretteki cezadan, bu dünyada kesesini doldurmaya
bakıyor. İmanı zayıf bir kimse demek ki... Herkes bekliyormuş: Tamam bu
adam belâsını ya buldu, ya bulacak, ya bugün, ya yarın; başına ya
yıldırım düşer, ya bir felaket gelir... Beklemişler gelmiyor,
beklemişler gelmiyor, beklemişler gelmiyor... Aylar geçmiş gelmiyor, yıl
olmuş gelmiyor.

"--Yâhu bize ne oldu? Bizde bir kusur mu var?.."
"--Yok, bir kusur yok..."
"--Bu adam edepsiz; niye buna duamız geçmiyor?.."
Birisi demiş ki:
"--Siz yumurta götürdünüz oraya,
kiminiz kaz yumurtası götürdü, kiminiz tavuk yumurtası, kiminiz de piliç
yumurtası götürdü. Kimisi bir numara büyüklükte, kimisi altı numara
büyüklükte, kimisi dört numara büyüklükte... Birinizin hakkı ötekisine,
ötekisinin hakkı berikisine geçti, karşılıklı birbirinize haklarınız
gecti. Haklar geçtiği için durum böyle oluyor. Bak, dualarınız kabul
olmuyur. Birbirinize haklarınızı helâl edin, birbirinizle helalleşin!"
demiş.

Onun için, bizim de birbirimize
çok haklarımız geçmiştir muhterem kardeşlerim; birbirimize haklarımızı
helâl edelim de, Allah dualarımızı kabul etsin... Allah bizi birbirimizi
seven, birbirimizi sayan muhabbetli kimseler eylesin...

Bu hikâyeden çıkan ders bu...

b. Duaların Kabul Olduğu Zamanlar


471.
(Tüftehu ebvâbüs semâü ve yüstecâbüd düàü fî erbaati mevâtın.
Dört zamanda dualar kabul olur. Semanın kapıları açılır, dua eden
kimsenin duası Allah-u Teâlâ Hazretleri'ne vasıl olur. Dört vakitte ne
zaman?..

1. (İndeltikàis sufûfi fî sebîlillâh,)
"Allah yolunda cihad eden müminler kâfirlerle cihada giriştiği sırada,
dualar kabul olur." Onun için dedelerimiz, "Allah, Allah, Allah..." diye
hücum ederlermiş, dua ede ede yaparlamış yâni... O zaman dualar makbul;
çünkü can pazarı... Allah yolunda canını vermeye gidiyor, o bakımdan
dualar kabul oluyor.

2. (Ve inde nüzûlil gays,) "Yağmur yağdığı zaman... Şakır şakır yağmur yağıyor, o zaman dualar kabul olur."
Yağmur yağma zamanını ganimet
bilin, o zaman dua edin! Hatırında olsun bu hadisi şerif!.. Hani
bildiğimizi tatbik edecektik ya, bu hatırınızda olsun, yağmur yağdığı
zaman dua edin!..


3. (Ve inde ikàmetis salâh,) "Namaz kılınsın diye kamet getirildiği zaman da dualar makbuldür."
Onun için ezan okunduktan sonra,
farz namaz kılınmazdan önce, arada fırsat buldukça yapabildiğiniz kadar
dua edin! O ara çok kıymetli zamandır. Şeytan ezan sesini duyunca
fırladı, kaçabildiği kadar uzaklara defoldu gitti. Ondan sonra, orada
dualar kabul oluyor. Bu da hatırınızda olsun!


4. (Ve inde rü'yetil kâ'beh.)
"Bir de Kâbe'ye giden bir insanın; ziyarete, hacca, umreye giden bir
insanın Kabe-i Müşerrefe ile ilk karşılaştığı zaman duası makbuldür."

Bizi de, böyle ilk gittiğimiz
zaman bir delil götürmüştü. Dolaştırdı, dolaştırdı bir yerlerden... Biz
plânını filân bilmiyoruz Mescid-i Haram'ın... Bir taraftan götürdü,
"Başınızı kaldırmayın sakın ha!" dedi. Bir yere gelince, "Şimdi kaldırın
başınızı!" dedi. Bir kaldırdık, karşımızda sırmalı, altın yaldızlı
yazılarıyla, altın kapısıyla, kara örtüsüyle, gelin gibi o mübarek
Kâbe-i Müşerrefe... Tabii orada dualar makbul işte... Allah cümlemize
haclar, umreler nasib eylesin; o şekilde dualar yapalım inşaallah...

Ne dua edilecek?.. Birisi demiş
ki: "Yâ Rabbi, sen beni duaları makbul olan insanlardan eyle!.." Kimisi
Ümmet-i Muhammed için dua eder, kimisi başka bir haceti varsa söyler.


c. Cennetin Kapıları


Bir hadis daha söyleyeceğim, ondan
sonra keseceğim. Çünkü hacı amcamız açtı bir sayfayı, hiç olmazsa üç
tane hadis olsun, keyfi yerine gelsin, eksik kaldı demesin:


472. (Tüftehu ebvâbül cenneti yevmel isneyni ve yevmel hamîs,) Şimdi yarın ne günlerden?.. Perşembe... Bakın bu hadis-i şerif perşembe ile ilgili çıktı karşımıza:
"Cennetin kapıları pazartesi,
perşembe günleri açılır." diyor Peygamber Efendimiz... Cennetin kapıları
pazartesi, perşembe günü açılır. Yarın açılma günü, yarın cennetin
kapılarını açılma günü... (feyuğferu fîhimâ likülli abdin lâ yüşrikü billâhi şey'en)
"Bu pazartesi, perşembe gününde, Allah'a şirk koşmayan, Allah'ın
varlığını birliğini kabul etmiş her mümin kulu Allah afv ü mağfiret
eder."

Mümin miyiz?.. Elhamdü lillâh... Allah'ın varlığını kabul etmiş miyiz?.. Elhamdü lillâh... Vahdehû lâ şerîke lehû... Allah
vardır, birdir; şeriki, nazîri, veziri, müşkili yoktur. Yâni bunu böyle
biliyoruz, Allah'ın birliğine hepimiz iman getirmişiz.


Amma, arkasındaki cümleye çok
dikkat edin. Burda hepimiz tamamız da, öteki cümlelerde ayaklarımızı
cızzz diye aşağı kayar, başımız yerlere çarpar, kırılır. Bak ne diyor
SAS Efendimiz:

(İllâ racülün kânet beynehû ve beyne ahîhî şahnâü) "Ancak, kendisiyle bir arkadaşı arasında kızgınlık olan adam affolunmaz!"
Kin var, kızgınlık var; o ona
kızıyor, o ona kızıyor... O bana şöyle etti, böyle etti... İçinde bir
kızgınlık var... Hà, o adamı affetmez Allah... Ne buyurur? (Feyukàlü) Denilir ki onlar için: (Enzirâ hâzeyni) "Bunlara biraz bakın, yâni henüz bunları mağfurîn zümresine kaydetmeyin, bunları affedilmiş olarak yazmayın! (hattâ yastalihà) Aralarını düzeltinceye kadar yazmayın bunları! Aralarını bir düzeltsinler, o zaman yazarsınız."

Aralarında o kızgınlık, kin
varken, pazartesiler geçer, perşembeler geçer, ramazanlar geçer,
bayramlar geçer, seyranlar geçer, onlar hava alır. Kimler hava alır?..
Aralarında kin, düşmanlık olanlar... Boşuna söylemiyorum muhterem
kardeşlerim, benim söylediğim sözler boşuna değil, sizin iyiliğiniz
için...

Dargınlık etmeyin!.. "Bir müslümanın bir müslümana üç günden fazla dargılığı helâl olmaz!" diyor Peygamber SAS Efendimiz...
--Ben yine dargın dururum...
--Dargın durursan, bu sefer pazartesi, perşembe affolmaktan istifade edemezsin!.. Kenara ayırırlar insanı...
Geliyorum Melbourne hava alanına... Uçaktan herkes iniyor iniyor, geçiyorlar salona... Görevli adam iki kişiye diyor ki:
"--Durun, sizin muameleniz tamam değil! Vizeniz yok, almıyorum sizi Melbourn'a!.."
Ne yapar insan?.. Ne kadar mahzun
olur. Onun gibi bir şey... Herkes affoluyor, aralarında kin, düşmanlık
olanlar affolmuyor. Affedin, affedin, affedin; herkesi affedin!
"Yaradılanı hoş gör, yaradandan ötürü!" Neden affediyorsun, kaçırdın mı
fırsatı?..

--Eyvaah, affettik kurtuldu herifler...
Öyle değil... Yaradandan ötürü
affediyorsun, Allah için affediyorsun. Allah'ın rızasını kazanmak için
affediyorsun, cennette köşkü kazanmak için affediyorsun. Biz bunu
yapamayınca adam olmayız, olmuyoruz da zaten...


Geçen gün bir kardeşimizin evine
ziyarete gittik, o vesileyle açıldı: Arapların camiine Suudi
Arabistan'dan bir para yardımı gelmiş. O yardımdan dolayı bir kavga, bir
gürültü, bıçaklar bilmem ne... Olur mu böyle şey camide?.. Olmaz!..

O cami ayrı, bu cami ayrı... O
caminin cemaati buraya gelmez, beriki caminin cemaatı oraya gitmez...
Böyle muüslümanlık mı olur? Nerede görülmüş bu bolluk, bu ne biçim
müslümanlık?.. Bu ne biçim iştir, bu ne biçim şeydir yâni?.. Nerede
hadis-i şerifler, nerede biz?..

Muhabbet edeceğiz, sevgi
göstereceğiz, affedeceğiz. Borç vereceğiz, toptan pazarlık edeceğiz.
Kıtı kıtı, küçük işlerle uğraşıp da başımızı derde sokmayacağız.
Allah'ın sevmediği insan durumuna düşmeyeceğiz. Kendimizi kenara
ittirmeyeceğiz, cennet nimetlerinden mahrum bıraktırmayacağız.


Onun için hepimiz ahlâkımızı güzel eyleyelim, tatlı tatlı Allah'a kulluk edelim!.. Sen affedersin, Allah büyük mükâfat verir.
--Aldandım ben bu işte...
Aldanmadın, sen kazandın, sen
kazandın! Dargınlardan kim önce selâm verirse o kazanır, Allah indinde
daha sevimli olur. Dargınlık kolay, barışmak zor...

Birisi derviş olmuş, intisab etmiş bizim Abdül'aziz Hocamız'a (Rh.A) gelmiş:
"--Hocam, ben senin dervişin olacağım!"
"--Ee, ol bakalım ama, benim dervişim olacaksan dargınlarla barışacaksın, küslerle barışacaksın!" filân diye söylemiş.
Bir kaç gün geçmiş. Adam
delikanlı, üniversitede hoca, bıyıklı, kravatlı, ütülü pantolonlu,
yakışıklı, yüksek mühendis, itibarlı bir adam...

"--Şimdi ne haber?" diye sormuş hocası...
Çok hoşuma gidiyor, olmuş yâni. Kendi ağzından dinledim ben...
"--Ne haber?.."
"--Hocam, işte senin tavsiye
ettiğin şekilde, dargın olduğum insanlarla barışmaya çalışıyorum ama,
eskiden beri küstüğüm başımı çevirdiğim adama gidiyorum, seninle
barışmak istiyorum diyorum, elimi uzatıyorum. Yaltaklanıyorum yâni ona,
barışıyorum ama bu izzet-i nefsime çok dokunuyor." demiş.

Buraya kadar sözleri hep normal... Yâni hiç hayret etmedik ama, erbabı nasıl hemen yakalıyor bak meseleyi:
"--A evlâdım, nefsin izzeti mi olurmuş?.." demiş.

Nefsin izzeti var mı?.. O nefis bize:

(İnnen nefse leemmâretün bis sûi)
değil mi yâni? Bu nefis değil mi bize günahları işleten, bu kötülükleri
yaptıran?.. Bu huysuzlukları, edepsizlikleri biz nefisten dolayı
yapmıyor muyuz?.. Nefisten dolayı yapıyoruz. Allah indinde kıymeti
olmayan bir şeyin izzeti mi olur? İzzet dediğin şey kıymetli şeyde olur.
"Nefsin izzeti mi olurmuş a evlâdım?.." demiş.

İnsanın mevkii ne olursa olsun,
sürünsün burnu yerde, yola gelsin. Eskiden en itibarlı insana en suflî
işleri yaptırmışlar ki, nefsi kırılsın da doğru adam olsun diye...


Bursa'nın kadısı koca Aziz
Mahmud-u Hüdâî Hazretleri'ne, konakların sahibi, paraların sahibi Aziz
Mahmud-u Hudâî'ye, Üftade Hazretleri (KS), "Hadi bakalım şu dana
ciğerlerinden sat sokak aralarında!" demiş, çiğer sattırmış. "Hadi
bakalım işportacılık yapacasın, ciğer satacaksın!" deseler yapabilir
misin?.. Yok mu ciğer alan? Takım ciğer beş dirheme, tek karaciğer
alırsan üç dirheme... Tartacaksın, ellerin kanlanacak, yıkayacaksın.

Kadı efendi bu, yâni valiyi
muhakeme eden Osmanlı kadısı, lâlettayın insan değil... Koca kavuğu var,
sırmalı kaftanı var... Ona bu işi yaptırmış. Neden?.. Nefsi sürtsün
diye, burnu yere sürtsün diye, nefsi terbiye olsun diye...

Ama ondan sonra, o hepsini yapmış, çok kıymetli insan olmuş. O zaman:
"--Hadi evlâdım! Bir posta iki
arslan sığmaz, sen İstanbul'a git! İnşaallah orada irşad edersin
insanları... Umarım ki, padişahlar gelir, sana intisab eder, atının
dizgininden tutar da senin atının önünde yaya yürür." demiş.

Yâni güzel terbiye gördükten
sonra, olgunlaştıktan sonra da, onu İstanbul'a göndermiş. Hakîkaten,
Sultan Ahmed Aziz Mahmud-u Hüdâî'nin dervişi olmuş. Demiş ki:

"--Hocam, emret padişahlığı bırakayım!"
"--Yok, sen padişahlığı bırakırsan olmaz! Sen iyi idarecisin, yap vazifeyi, devam et!"
"--Baş üstüne!.." demiş.
Ondan sonra, padişahlık yapmaya
devam edmiş. Yâni padişah padişah değil ki, emir kulu... Padişah dinin
buyruğunu yerine getiriyor.

O bakımdan, Allah hepimize güzel
huylu olmayı nasib eylesin... Allah hepimizi has, hakîkî müslüman etsin,
sevdiği kullardan etsin... Yâni insanın hası ve sâiresi nerede belli
olacak? Allah severse iyi kul olacağız, sevmezse yandık.















































































































































































































20. 4. 1988 - Coburg Camii
Melbourne / AVUSTRALYA

Pr.Dr.M.Esat COŞAN (K.S.)





"Allah'ım zaLimLerden oLdum ki merhametine muhtacım. . ! Huzuruna aLsanda beni böyLe perişan
benim hakkımda oLan hükmün başımda tacım.."

Sayfa başına dön  Mesaj [1 sayfadaki 1 sayfası]

Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz