İrfan Meclisi & Rah-ı Aşk

Bağlı değilsiniz. Bağlanın ya da kayıt olun

Sebeplere Riayet – Tevekkül ve Izdırap

Aşağa gitmek  Mesaj [1 sayfadaki 1 sayfası]

1 Sebeplere Riayet – Tevekkül ve Izdırap Bir Çarş. 9 Haz. 2010 - 12:11

EyLüL

avatar
BAĞIMLI ÜYEMİZ
BAĞIMLI ÜYEMİZ

Soru: Mü’minlerin ahvaliyle alâkalı meseleler karşısında kendini helak edercesine ızdırap yaşamanın ve bu istikamette sebeplere riayette çok hassas davranmanın tevekkül esasına mani olacağı durumlar var mıdır? Bu mevzuda dengenin korunması adına dikkat edilmesi gereken hususlar nelerdir?

Cevap: Öncelikle, sadece soruda dikkat çekilen hususla alâkalı değil, umumi mânâda, sebeplere riayet ile tevekkülün birbirini nakzetmediği ve birbiriyle çelişmediğini ifade etmemiz gerekir. Evet, sebeplere riayetle tevekkül, bir vahidin iki yüzünden, birbirini tamamlayan iki unsurdan ibarettir. Çünkü tevekkül, hiçbir boşluk bırakmayacak şekilde esbaba riayet edip sonra da Kudreti Sonsuz’un üzerimizdeki tasarruf ve hükmünü beklemek demektir. Yani biz, bir işe teşebbüs ederken, bir taraftan sebepleri, mukaddimeleri, emr-i ilâhî olarak kemâl-i dikkatle yerine getirecek, diğer taraftan sebeplere tesir-i hakiki vermeden, her şeyin Cenâb-ı Hakk’ın meşîet ve iradesine bağlı olduğu şuuru içerisinde, O’nun lütuf ve inayetine sığınıp neticeyi sadece ve sadece O’ndan bekleyeceğiz.
Emre İtaatteki İncelik ve Esbaba Riayet


Evet, biz bu dünyada esbap dairesi içinde halk edilmişiz. Havaya, suya, yemeye, içmeye, yatmaya, dinlenmeye; buluta, atmosfere, dünyaya, dünyanın güneşin etrafında dönüşüne, güneşle arasındaki ölçülü mesafeye, mevsimlerin teşekkülüne vs. ihtiyacımız vardır. İşte biz etrafımızı çepeçevre kuşatan bütün bu sebepleri görmezlikten gelemeyiz. Bunları görmezlikten gelmek, tekvînî emirleri, başka bir ifadeyle Cenâb-ı Hakk’ın kâinatta koymuş olduğu kanun ve kuralları görmezlikten gelmek demektir. Ayrıca madem Cenâb-ı Hak, ilâhî kudret ve iradenin, zahiren, basit ve hasis şeylere taalluku görünmesin diye, sebepleri izzet ve azametine birer perde kılmış, onlarla bizi çepeçevre kuşatmıştır ve O’nun izni olmaksızın onlardan sıyrılmamız mümkün değildir; o hâlde, Allah’ın vaz’etmiş olduğu bu sebepleri görmezlikten gelme, Allah’ın emirlerine itaatsizlik ve O’na karşı saygısızlık mânâsına gelir.
Bu açıdan esbaba riayet hususunda gösterilen hassasiyet çok önemlidir. Hatta denilebilir ki, sebeplere riayet mevzuunda emre itaatteki inceliği kavrayıp ona göre hareket eden bir insan, onları Cenâb-ı Hakk’ın rızasına erme adına bir helezonun basamakları veya Allah’a amudî olarak yükselebileceği bir rampa hâline getirebilir. Fakat onları her şey görme ve her şeyi getirip sebeplere bağlama bir yönüyle Müsebbibü’l-Esbâb’ı görmemeye müncer olacağından böyle bir durum da –hâşâ ve kella– esbabın Allah’a eş ve ortak koşulması demektir.
Bu umumî değerlendirmelerden sonra, şimdi isterseniz, bilhassa mü’minlerin ahvaliyle alâkalı meselelerde esbaba riayetle tevekkül arasındaki denge nasıl muhafaza edilebilir? Bu konu üzerinde bir nebze duralım.
Kuluçka Sabrı ve Vakt-i Merhun
Mü’minlerin dünyevî-uhrevî selameti, dinin i’lâsı gibi mevzularda da insan, ne Müsebbibü’l-Esbâb’dan gaflete düşecek ölçüde kendini esbaba bağlamalı; ne de sebepleri görmezlikten gelmek suretiyle belli bir vakit, belli bir takvime merhun meselelerde aceleci ve sabırsız davranmalıdır. Mesela, bir toplumun kendi değerleriyle yeniden dirilişi gibi uzun soluklu bir işe niyet edilmiş ve o istikamette bir yatırımda bulunulmuşsa, o zaman, o yatırımın gerektirdiği tertibe, takvime saygılı olunması gerekir. Çünkü öyle meseleler vardır ki, yerine göre bir asra muhtaçtır, bir asra merhundur, bir asra ipotek edilmiştir. İşte böyle bir mesele karşısında –Sünnetullah nokta-i nazarından– o ipoteğin kendi tabiî seyri dışında çözülemeyeceğinin asla hatırdan çıkarılmaması gerekir. Evet, böyle bir yatırım için, “Niye hemen olmuyor, niçin toplum kendi değerleriyle hemen dirilmiyor?” deyip acele edilmemesi, yatırım yapıldıktan sonra da zamanın çıldırtıcılığına karşı sabredilmesi çok önemlidir. Düşünün ki, bir tavuk kuluçkaya yattığında, civcivlerin çıkma zamanını beklemeden, bir-iki gün öncesinden dahi olsa eğer o kuluçkalardan civciv elde etmeye kalkışırsanız, hepsini –Erzurumluların tabiriyle– cılk edersiniz. Cılk etmemek, sabırsızlık gösterip neticede hazin bir hüsran yaşamamak için o vakt-i merhuna saygılı olmanız gerekir ki, işte bu, esbaba riayet hassasiyeti demektir. Sebepler bütünüyle yerine getirildikten sonra ise artık Allah’a tevekkül edilmelidir. Çünkü onlar müessir-i hakiki olmadığından, Cenâb-ı Hak dilemedikçe, sırf sebeplere riayetle neticenin elde edilmesi mümkün değildir. Evet, netice Cenâb-ı Hakk’ın irade ve meşîetine bağlıdır; dilerse yaratır, dilerse yaratmaz.
O hâlde, kulluk ve mükellefiyet açısından asıl önemli olan, mebdede esbaba tevessülde kusur etmemek, ihmalde bulunmamaktır. Bir taraftan gayret ve cehd isteyen konularda geri durmamak, ahesterevlik etmemek, fakat diğer taraftan zamana vâbeste olan mevzuları çok iyi bir değerlendirmeye tâbi tutup, kolaycılık ve sabırsızlığa düşmemek gerekir. Hayata ait hiçbir sahada boşluk bırakmaksızın, her alanda mutlaka bir fikir cehdi ortaya koymalı; tek başımıza aklımızın yetmediği, sık sık fiyasko ve falso yaşadığımız meselelerde ise, müşterek akla ve kolektif şuura müracaat etmeli ve bu şekilde yanlışlıkları düzeltip eksik ve kusurlarımızı telafi yoluna gitmeliyiz. Kırılmalar karşısında ise asla sarsılmamalı ve “Bir hikmeti vardır!” deyip Allah’a güvenmeli, O’na sığınmalıyız. İşte Allah’a tevekkülle sebeplere riayet arasındaki muvazenede bütün bunların hepsini birden nazar-ı itibara alıp ona göre bir hareket tarzı belirlenmelidir.
Tabiî bu arada ihmal edilmemesi gereken önemli bir husus da, dua ve yakarışlarla sürekli Rabb-i Kerimimizin inayet ve rahmetini talep etmektir. Öyle ki bana, “Belli bir seviyede sorumluluk yüklenen şu insanlar her gün iki saat dua ediyorlar.” deseniz, ben “Niye dört saat değil ki?” derim. Ayrıca duada temadi ve süreklilik çok önemlidir. Resûl-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem);
يُسْتَجَابُ ِلاَحَدِكُمْ مَالَمْ يَعْجَلْ، يَقُولُ: قَدْ دَعَوْتُ رَبِّى فَلَمْ يَسْتَجِبْ لِى
“Sizden biri acele edip de ‘Dua ettim de Rabbim duamı kabul etmedi’ demedikçe onun duasına icabet edilir” (Buhari, Daavât 22; Müslim, Zikr 92) buyurmak suretiyle bu hususta bizi ikaz etmektedir. Evet, ısrarla ve ızdırarla duasına devam eden bir kimse, nur-u tevhid içinde sırr-ı ehadiyetin tecellî ettiğini, ekstra lütuf ve ihsanlara mazhar kılındığını ve teveccühüne teveccühle mukabelede bulunulduğunu vicdanında duyup hissedebilir.
Kasvetli Bulutlar Her Tarafı Kapladığında
Havanın karardığı, her tarafı kapkaranlık bulutların sardığı dönemlerde hassas ve duyarlı ruhlar, hassasiyet ve duyarlılıkları ölçüsünde, ızdırapla inim inim inler, mesul bulunduğu insanlar için ciddi mânâda endişe duyabilirler. Nitekim Şefkat Peygamberi Efendimiz de (sallallâhu aleyhi ve sellem) Bedir savaşı öncesinde ümmeti için endişelenmiş ve dua dua Allah’a yalvarmıştır. Allah (celle celâluhu) cihada izin veren:
أُذِنَ لِلَّذِينَ يُقَاتَلُونَ بِأَنَّهُمْ ظُلِمُوا وَإِنَّ اللهَ عَلَى نَصْرِهِمْ لَقَدِيرٌ
“Haksızlığa uğratılarak kendilerine savaş açılan kimselerin de, karşı koyup savaşmasına izin verilmiştir. Allah onlara yardım etmeye elbette kadîrdir.” (Hac sûresi, 22/39) âyet-i kerimesini inzal buyurmuş ve Resûl-i Ekrem Efendimiz’i (aleyhissalâtü vesselâm) Bedir’e sevk etmişti. Dikkat edildiğinde görüleceği üzere, âyetin sonunda Cenâb-ı Hakk’ın Efendimiz’e yardım etmeye kadîr olduğu vurgulandığı hâlde Allah Resûlü (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) ellerini açıyor ve dua dua üstüne öyle yalvarıyordu ki, ridası sırtından düşüyordu. Hazreti Ebû Bekir (radıyallâhu anh), İnsanlığın İftihar Tablosu’nun ridasını tekrar omzuna koyuyor ama o yalvarış ve yakarışların neticesinde mübarek rida yine aşağı doğru süzülüyordu. Fahr-i Kâinat Efendimiz, o esnada ellerini açmış şöyle yalvarıyordu:
اَللّٰهُمَّ أَنْجِزْ لِي مَا وَعَدْتَنِي اللّٰهُمَّ آتِنِي مَا وَعَدْتَنِي اللّٰهُمَّ إِنْ تُهْلِكْ هَذِهِ الْعِصَابَةَ مِنْ أَهْلِ الْإِسْلَامِ لَا تُعْبَدُ فِي الْأَرْضِ
“Allahım! Bana vaat ettiğin (zaferi) yerine getir! Allahım! Bana vaat ettiğin zaferi lütfeyle! Allahım, eğer şu bir avuç ehl-i İslâm’ın yok olmasına fırsat verirsen artık yeryüzünde sana ibadet eden kalmayacak!” (Müslim, Cihad 58) Bunun üzerine Hz. Ebû Bekir Efendimiz,
يَا نَبِيَّ اللّٰهِ كَفَاكَ مُنَاشَدَتَكَ رَبَّكَ إِنَّهُ سَيُنْجِزُ لَكَ مَا وَعَدَكَ
“Bu kadar yalvarış ve yakarış yeter ey Allah’ın Resûlü! Allah (celle celâluhu) sana olan vaadini mutlaka yerine getirecektir!” (Müslim, Cihad 58) demişti. Rehber-i Ekmel Mükteda-yı Küll Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu tavrı, elbette ki, iman ve Kur’ân yolunda hizmet eden mü’minlerin örnek almaları gereken en mükemmel bir misaldir. Yani yapılması gerekli olan her şeyi yaptıktan, gerekli bütün tedbirleri aldıktan, başvurulması gereken bütün çözüm yollarına müracaatta bulunduktan sonra bir mefkûre insanı, ufukta hiçbir ışık kaynağı, hiçbir kapı aralığı görmediği esnada dahi ümitsizliğe asla kapılmamalı ve
رَبَّنَا عَلَيْكَ تَوَكَّلْنَا وَإِلَيْكَ أَنَبْنَا وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ
“Ey Yüce Rabb’imiz, yalnız Sana güvenip dayandık, Sana yöneldik ve sonunda da Senin huzuruna varacağız!” (Mümtehine sûresi, 60/4) gibi dualarla Allah’ın (celle celâluhu) havl ve kuvvetine sığınmalıdır.
Yoksa herhangi bir endişe duymaksızın, sırf optimistçe bir yaklaşımla, bin bir hücum ve tehlikenin söz konusu olduğu durumlarda dahi hiçbir şey yokmuş gibi hayatımızı yaşar, umursamaz ve vurdumduymaz bir tavır içerisinde bulunur, çilesiz ve dertsiz hâlimizi tevekkül anlayışı gibi telakki edip sunmaya çalışırsak ciddi bir yanılmışlığın içindeyiz demektir. Meselâ, şu anki mevcut sıkıntı ve tehlikeler karşısında alternatif çözüm yolları bulmak adına şakakları zonklatırcasına ızdırapla inim inim inlemeksizin, sadece; “Biz dünyanın dört bir yanında okullar, kültür merkezleri, lisan kursları açtık. Devlet-i Âliye döneminde bile bu ölçüde bir açılım olmamıştı. Allah bütün bunları zayi mi edecek? Elbette Allah bu sis ve dumanı izale edecektir.” diyerek mücerred bir boş vermişlik havasına girme ve bir emniyet insanı gibi davranma kat’iyen doğru değildir. Yukarıdaki teslim ve tevekkül anlayışımızla, bu tavır arasında fark vardır. Birisi ızdırap ve tevekkülün sevabını kazandırırken, diğeri optimistçe bir yaklaşımın cezasını sırtımıza yükler. Bunlardan biri Allah’la irtibat ve iltisakın ifadesi, vicdanın sesi ve soluğu olmasının yanında diğeri şeytanî bir dürtüdür. Çünkü ızdırap bir yönüyle duaya sevk edici çok önemli bir faktördür. Bundan dolayı diyebilirim ki, beş saat dua edeceğinize yarım saat ızdırap çekin; öyle ki, fikir çilesiyle kafanız zonklasın; ızdırapla kasıklarınızı tutun; ümmet-i Muhammed adına deli gibi koridorlarda dolaşın; dolaşın da “Allahım ne olur, bahtına düştüm! Beni elli defa öldür ama ümmet-i Muhammedi dirilt!” diyerek ızdırapla ölüp ölüp dirilin.
Bu noktada durup, sübjektif bir hususiyeti bulunsa da, bir hâlimi size arz edeyim. Çok defa beni sıkan hâdiselerde, yorgan ve döşeğim benim sırdaşım oluyor. O üzücü hâdiseleri size de açamıyor, kalkıp koridorlarda geziyor, bazen de masaj aletine oturuyor ve orada evrada dalarak o ruh hâletinden uzaklaşmaya çalışıyorum. Dün de beni hüzne gark edecek üzücü hâdiselerden dolayı çok sıkılmıştım. Sonra odama geldim ve “bari evradımı okuyayım” dedim. İşte o esnada Kulubu’d-daria’yı açtığımda, daha önce işaret koyduğum yerin Muhammed b. Üsame Hazretleri’nin evradının bulunduğu yer olduğunu gördüm. Bu evradda Kur’ân-ı Kerim’deki tevekkülle ilgili bütün âyetler bir araya getirilmiş. Bunları okuduğumda sadrıma nasıl bir şifa verdiğini, kalbimin nasıl bir inşirahla dolduğunu şu an size ifade edemem. İşte insan hâdiselerin tazyiki altında Cenâb-ı Hakk’a teveccüh edince, teveccüh edip tevekkül, teslim, tefvîz yolunda bulununca öyle sonsuz bir güç ve kuvvete dayanmış, öyle nâmütenâhî bir inayet ve kudrete sığınmış olur ki, artık en sarsıcı hâdiseler karşısında dahi –Allah’ın izniyle– sıradağlar gibi dimdik yerinde durabilir.
Hâsılı, bizim gibi zayıf insanlar hâdiselerin perde arkasını okuyamadığından bazen sebeplere takılıp kalabilir. İşte o zaman hemen işin arka planına dönmeli ve o meselede kusurumuz olup olmadığını sorgulamalıyız. Ardından:
حَسْبِيَ اللهُ لاَ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ

“Allah bana yeter. O’ndan başka ilâh yoktur. Ben yalnız O’na dayanırım. Çünkü O, büyük Arş’ın, muazzam hükümranlığın sahibidir.” (Tevbe sûresi, 9/129) demeli, o hasbiye kalesine girmeli, sığınmalı ve hâlimizi Allah’a arz edip o badire ve gailelerden sıyrılmaya çalışmalıyız.

Sayfa başına dön  Mesaj [1 sayfadaki 1 sayfası]

Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz