İrfan Meclisi & Rah-ı Aşk

Bağlı değilsiniz. Bağlanın ya da kayıt olun

Nefsimize Malik miyiz?

Aşağa gitmek  Mesaj [1 sayfadaki 1 sayfası]

1 Nefsimize Malik miyiz? Bir Çarş. 12 Mayıs 2010 - 17:55

EyLüL

avatar
BAĞIMLI ÜYEMİZ
BAĞIMLI ÜYEMİZ


"Ben, ben dedimse de Sensin, yine ol ben... Hiçten ne çıkar? Hem bana benlik yine Senden..."
Hasan Feyzi

İnsan, kendini nefsine malik zanneder. "Ben yaptım, ben ettim" şeklinde gururlanır, havalara girer.

Gerçekte ise kendi kendine asla malik olamaz. O, malik değil, memlûktur. Yani Allah'ın yarattığı bir varlık olarak O'nun tasarrufu altında-dır. Fakat sorumlu olması için az bir irade kendisine veril-miştir. Vücudundaki hücrelere söz dinletemeyen, kalbini çalıştıramayan bir insanın "Ben kendime malikim" demesi gü-lünç bir iddiadır!

Kur'an, Hz. Peygamber'e bu konuda şu talimatı verir: "De ki: 'Allah'ın dilemesi dışında ben fayda veya zarar vermek noktasında nefsime malik değilim'"( A'raf, 188; Yunus, 49.)

Kur'an'dan bu dersi alan Hz. Peygamber, konuşmaların-da sıkça şu ifadeyi kullanır:
"Nefsim elinde olan Allah'a yemm ederim ki..." "Ben nefsime malik değilim" diyen insan gururdan, ki-birden kurtulur. Fayda ve zararı ancak Allah'tan bilir. Başarılı olduğunda bunu "İlâhî bir ihsan" olarak görür, şük-reder. Tevazu ve mahviyetle ömrünü geçirir.

Şöyle bir temsille, nefsimizin bu yönüne bakabiliriz: Sırtından farklı borular geçen bir heykel farz ediyoruz. Bu boruların kiminden su, kiminden süt, kiminden limo-nata akıyor. Bu heykel, sadece önünü görse, bütün bunları kendinden sudur ediyor zannedebilir. Fakat başını arkaya çevirip bakabilse, bunların kaynaklarının kendi dışında olduğunu görecektir.

İşte, insan, binlerce hünere sahip canlı bir heykeldir. Başta hayatı, ruhu, bütün kabiliyetleri Allah tarafından verilmiştir. Bülbülün "Sesim güzel." diye kargaya hava at-maya hakkı olmadığı gibi, başarılı insanların diğerlerine üstten bakmaya hakları yoktur. Hakları yalnız, İlâhî ni-metlerin şuurunda olarak şükretmek, kabiliyetlerini müspet bir şekilde kullanmaktır.

Meşhur Yunus Emre, bu konuda şöyle der:
Beni bende demen, ben bende değilem!
Bir ben vardır, bende; benden içeru...

Nefis Putu

Mevlâna, nefis hakkında şu tespitte bulunur: "Nefis, bir puttur; öyle ki diğer putlar, bu puttan doğmuşlardır/'( Mevlâna, II, 458.)

İnsanoğlu, tarih boyu sahte tanrılardan bir türlü kurtu-lamamıştır. Günümüzde bile dünyanın her tarafı böyle tanrılarla doludur. İlkel kabile dinlerindeki totemden Hinduların ilâhlaştırdıkları ineğe varıncaya kadar her türlü putu hemen her tarafta görebiliriz. İşte, nefis, bu putlar içinde merkezde yer alır; zira diğer putlar, nefsin farklı temayüllerinden doğmuşlardır.

İnsanların büyük bir ekseriyeti, Allah'ın varlığını ka-bulle beraber, genelde O'nun sıfatlarında ihtilâfa düşerler. "Biz bunlara, ancak bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye iba-det ediyoruz."( Zümer, 3.)
diyen Cahiliye Arabi, aslında Allah'ı ka-bul etmektedir. Fakat onun itikadında Allah çok ötelerde olduğundan ona bir sembol lâzımdır. İşte, putlar, bu sem-bol olmuş; tarih boyunca nice insan, putlara tapmaktan kurtulamamıştır. İneği kutsal kabul eden bir Hindu, Buda heykeli karşısında secdeye varan bir Budist, herhalde bunlarda İlâhî bir sembol görmekte, o şekilde bunlara iba-det etmektedir.

Pek çok insan, Allah'ı bir mahlûk olarak tasavvur eder, hemen karşısında görüvermek ister! "Ey Musa!.. Allah'ı açıktan görmedikçe sana inanmayacağız!"( Bakara, 55.) diyen Hz. Mu-sa'nın kavmi, buna güzel bir misaldir.

Hamdi Yazır, üstteki ayetle ilgili şu orijinal yorumu ya-par:

"Böyle, duyularıyla muhatap olduklarından başka bir şey tanımayan, gözlerine batmayan şeye inanmayan ve inanmak istemeyenler, asasız yürüyemeyen âmâlara ben-zerler. Mabutlarını da elleriyle tutmak, yoklamak isterler. Nazarlarında manevî şeyler sadece akıllarıyla ulaştıkları, mücerret şeyler ise birer vehim kabul edilir. Tapmak için mücessem şeyler ararlar; bulamazlarsa yaparlar, ona ta-parlar ve ondan imdat ararlar.
Çünkü insanlarda ibadet, fıtrî bir kanundur; bundan kurtulamazlar. Fakat gerçek mabudu göremeyince ve kalplerinden, akıllarından kuvvet alamayınca, gözlerinin tuttuğu, ellerinin eriştiği bir şeyden kuvvet dilenirler. Hiç olmazsa bir öküz veya öküzün al-tında buzağı ararlar!"( Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, I, 359)

Hamdi Yazır'ın "Hiç olmazsa bir öküz veya öküzün altında buzağı ararlar!" sözü, birçok telmih ihtiva eder. Şöyle ki:

Hz. Musa zamanındaki Mısırlılar, günümüz Hinduları gibi, öküze kutsallık vermiş bir kavimdi. Uzun yıllar Mı-sır'da esir kalan Hz. Musa'nın kavmi bu batıl inançtan et-kilenmişti. Öyle ki Hak Din'e girdikten sonra bile bu inan-an etkisinden kurtulamamışlardı. Hz. Musa, Tur'a gidip de Samiri isimli birisi, ziynet eşyalarından bir buzağı yaparak "İşte, sizin ve Musa'nın ilâhı!.." diye ilân ettiğinde Musa'nın kavmi, buzağıya tapmakta tereddüt etmemişti.( . Taha, 83-97.)

Keza, Bakara Suresinde anlatılan olayda, Cenab-ı Hakk'ın İsrailoğullarına bir sığırı kesmelerini emretme-sinde, "sığırperestliğin kaldırılması" mesajı vardır. Yani öküz, tapınılacak bir mabut değil, Hak Mabut olan Al-lah'tan, insanlara, isterlerse kesip yiyebilecekleri bir nimet-tir.

Puta tapmanın bu tarihî manzaraları yanında, "çağdaş"(!) görüntüleri de vardır. Anlatılır ki Güney Afrikalı bir profesör, bazı araştırmalar için Hindistan'a gelir. Hint-li meslektaşıyla giderlerken tren, istasyon dışında bir yer-de durur. Bekleyiş uzayınca Güney Afrikalı, sebebini so-rar. Hintli meslektaşı,

"Sebebini bilmiyorum, ama gidip bir sorayım." der. Döndüğünde "Merak edecek bir şey yok." der,

"Tren yoluna bir inek uzanmış; kalkınca yola devam edilecek." Bunun üzerine Güney Afrikalı profesör, "Hay-ret!.. 20. Yüzyıl'da hâlâ ineğe tapılabiliyor!" deyince Hintli profesör sorar: "Peki, sizde hiç böyle şeyler yok mu?" Gü-ney Afrikalı önce "Yok." dese de biraz düşününce beynin-de şimşekler çakar ve ürpererek şu cevabı verir:

"Haklısın, dostum!.. Bizde de var. Hatta bizim durum sizden de kötü! Sizin inek birazdan kalkar, ama bizde öyle inekler var ki yıllar geçse bile yine yerlerinden kalkmazlar!"

Nefis Engeli

"Engeller takılmak için değil, aşılmak içindir."

İnsan, bu dünyaya Allah'ı bulmak, O'nu tanımak, O'nun gösterdiği yolda gitmek üzere gönderilmiştir. Fakat imtihan gereği olarak, Allah'a giden yol engellerle doludur. Nefis, bu engellerden en büyüğüdür!
Nefsinin kötü meyillerine, şiddetli arzularına boyun eğenler, artık Allah'ın gösterdiği yolda değil, nefsin göster-diği yolda giderler.

• Bu yolda sadece dünya vardır.

• Bu yolda oyun ve eğlence ile vakit öldürmek vardır.

• Bu yolda gayri meşru zevkler vardır.

• Bu yolda "ben" merkezli kendini beğenmek, kendini satmak, kendi derdinde olmak vardır.

• Bu yolda ulvî gayelerden mahrumiyet, süflî gayelere yönelmek vardır.

Nehrin akış yönünden yüzmekle nehre karşı yüzmek farklı şeylerdir. Şu hayatta nefse rağmen iyi şeyler yapa-bilmek, nehre karşı yüzmeye benzer. Zordur, ama zevkli-dir. Her kişinin değil, er kişinin kârıdır.

Nefis Perdesi

Nefis, Allah'ı bulmada en büyük perdedir. Rivayete gö-re, Allah ile insan arasında zulmanî ve nuranî 70 bin per-de vardır.( bkz.,Razî, XXIII, 230-231.)
Arapça da 7-70-700 gibi ifadeler çokluktan kinaye olduğundan, bu 70 bin ifadesini de aynı şekilde değerlendirmemiz mümkündür. Yani insan ile Allah ara-sında pek çok perde vardır. Şair, bu perdeleri şöyle ifade eder:

Perdeler, hep perdeler...
Her yerde, her yerdeler.
(Necip Fazıl)

Bir perde arkasından bakan kimse, eğer o perde şeffaf değilse arkasını göremez. Meselâ tabiat, Allah'ın tasarru-funa perdedir. Tabiat perdesini aşamayan, "Her şeyi ta-biat yapıyor." der. Böyle birine göre, yağmuru bulut yağdırır, meyveyi ağaç yapar. Fakat tabiat perdesini aşan ve açan birisi, "Allah, bulutla yağmuru, ağaçla meyveyi gön-deriyor." diye itikat eder, tabiata Allah'a perde olmaktan çıkarır.

Benzeri bir durum, nefis için de geçerlidir. Nefsini aşamayan birisi, ona bir rububiyet verir, nefsini putlaştınr. Kendini kendine yeter görür, üzerinde bir Rabb'in ta-sarrufunu kabul etmek istemez. Fakat "Ben kendime malik olamam. Çünkü ben yaratıldım. Birisi bende tasarrufta bulunuyor. Beni yaratan ve vücudumu idare eden zat, beni benden daha iyi biliyor. Ben, kaç tane böbrek taşıdığımı bilmezken O, hem böbreğimi, hem kalbimi, hem bütün hüc-relerimi çalıştırıyor." diye düşünür, nefsini Hakk'a şeffaf bir ayna hâline getirir. Böylece küfürden-şirkten kurtulur.

Nefis Ejderhası

Bir yılan avcısı, dağda donmuş bir ejderha bulur. Öl-müş zannederek şehre getirir. Halk, bu büyük ejderhanın etrafında halka olmuş seyrederken güneşin ısısıyla buzlan çözülen ejderha, kıpırdamaya başlar. Halk, dehşet içinde sağa sola kaçışır. Yılancı ise korkusundan ne yapacağım bilemez. Ejderha, yılancının üzerine saldırır ve işini bitirir!( Mevlâna, VIII, 236.)

Hikâyedeki ejderha, nefsi temsil etmektedir. Nefis ej-derhası bazen ölü gibi hareketsiz görülse de bu hâli geçi-cidir. Her an harekete geçebilir, sahibine zarar verebilir. Meselâ karşı cinse karşı ilgi, bulûğ dönemiyle birlikte kı-pırdanmaya başlar. Benzeri bir durumu, mal makam gibi nefsin düşkün olduğu şeylerde görürüz. İnsan, hayatının bir döneminde bunlara karşı ilgisiz kalsa bile uygun bir or-tam meydana geldiğinde nefis bunlara meyleder, ulaşmaya çalışır.

Arabası olmayan birisine "Niçin araba almıyorsun?" demişler. "Henüz o noktada bulûğa ermedim!" cevabını vermiş.

Ejderha temsilini biraz daha genişleterek, onu yedi başlı bir canavara benzetebiliriz. İnsan, mücadeleyle o başlar-dan birkaçım devre dışı bıraksa bile canavarın başka başları sağlam kalmakta, tehlike arz etmektedir.

Bundan dolayı, nefisle mücadele bütün Ömür boyu devam edecek-tir.
Gariban birinin mütevazi olması normal bir durumdur. Ama aynı kişi zengin olsa veya iyi bir makama gelse eski hâlini devam ettirmesi zorlaşır. Nefsi, içten içe kıpırdan-maya başlar. "Ben başkayım, ben büyüğüm." havalarına girmek ister.

Asıl hüner, böyle durumlarda tevazu hâlini devam etti-rebilmektir.

İffet güzeldir, gençte daha güzeldir.

Cömertlik güzeldir, zenginde daha güzeldir.

Tevazu güzeldir, âlimde daha güzeldir...


Yazar: Doç. Dr. Şadi Eren

Sayfa başına dön  Mesaj [1 sayfadaki 1 sayfası]

Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz