İrfan Meclisi & Rah-ı Aşk

Bağlı değilsiniz. Bağlanın ya da kayıt olun

Hz.Ömer Nezdinde Din ve Haya

Aşağa gitmek  Mesaj [1 sayfadaki 1 sayfası]

1 Hz.Ömer Nezdinde Din ve Haya Bir Perş. 22 Nis. 2010 - 8:16

RüveYde

avatar
YÖNETİCİ
YÖNETİCİ
ÖMER NEZDİNDE DİN VE HAYA


Bilindiği gibi İslam dini, sabit olan ve değişebilen esaslar ve branşlar üzerine kurulmuştur. Esaslar Allah tarafından belirlenmiştir. Resulullah vefat etmeden önce şu ayet-i kerime nazil olmuştur;

"Bugün sizin dininizi kemale erdirdim. Üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak Müslümanlığı (verip ondan) hoşnut oldum." [58]

İslam'ın esasları sabit olup Allah Müslümanların içtihadına bırakmamış, Kur'an ve Sünnete bununla ilgili hükümler koymuştur. Bununla ilgili ihtisas sahibi eserler o kadar çoktur ki, bunları sınırlamak neredeyse imkansızdır.

Branşlar ise genel olan usullerden istinbat edilebilir. Bu sahada içtihad yapılabilir.

Her akide başlangıçta genel olarak bu akideye inananlar için zihinlerinde açık ve seçik, hükümlerinde ve prensiplerinde basit olarak başlar, daha sonra hayat şartlan bunda değişmelerin oluşmasına sebep olur ve böylece tamamen veya kısmen usul ile olan bağlantısı kesilir.

İnsanların meydana getirdiği bu değişmeler, sebebiyle insanları doğru yola tekrar yöneltmek için, daha öncekinin eksikliklerini tamamlamak, insan aklının olgunlaşması periyodlarına uygun olarak, birbirini takip eden semavi risalelerin en önemli sebeplerini bunlar teşkil etmektedirler.

Ömer (r.a.) bahsettiğimiz bütün bu anlamlan idrak etmişti. Çünkü Kur'an bunlara değinmiş ve Resulullah bunlan detaylı bir şekilde açıklamak suretiyle açıklık getirmişti. Buradan başlayarak Ömer (r.a.), akidenin ebedi esası olması itibariyle Kur'an-ı Kerimin muhafaza edilmesi için yaptığı köklü işlemleriyle Resulullah’ın hadis-i şerifleri bile olsa Kur'an'ın başka bir kaynakla karışmaması için itina göstererek, Kur'an'ın tescili için tavsiyelerde bulunarak işlemlere başladı. Hadisin yazılmasını yasakladı. Daha önce de belirttiğimiz gibi, bu husustaki rivayetlerin az yapılmasını emretti.

Ömer (r.a.), olumsuz yönü temsil eden bahsettiğimiz ihtiyatta ikna olmayıp olumlu bir tavır takınarak bid'aları ortadan kaldırmaya, halkı Kur'an'ı hıfzetmeye; Kur'an'ı okumaya ve hükümlerini anlamaya teşvik eden maddi ve manevi ödülleri ortaya koyarak bu yolda rekabetin ve yansın meydana gelmesinde öncülük etmekle Kur'an hafizlanmn ona yaklaşmalarına sebep olmuş, kendilerine çok sayıda ödüller takdim etmiş, tarih kitaplarının kaydettikleri gibi, o herkesin Kur'an'ı ne derece hıfzettiğini göz önünde bulundurarak kişiler arasında ayrıcalık metodunu uygulamıştır.

Ancak Ömer genel olarak dinin ve özel olarak da İslam dininin sadece halkın inandığı teorik düşüncelerden ibaret olmadığını, Müslümanın Rabbine yaklaşması için sadece ibadetlerden ibaret olmadığım, birinci planda ve her şeyden önce hayatın devamı için Resulullah'ın nitelendirdiği gibi mükemmel bir metod olduğunu çok iyi biliyordu.

"Nefiste (kalbde) yerleşip sabit olan ve fiille bunu doğrulayandır."

Burada Ömer (r.a.) İslam'ın ilkelerinden hayatın akışını idare etmesi için tabii olarak branşlar sahasında içtihadını ortaya koydu. Bu hususta öyle bir basan elde etti ki, İslam toplumun ancak onun döneminde bu düzeye varmayı başarmıştır.

İman eden kişinin herhangi bir dinde ilk karşılaştığı problem cebir ve ihtiyar, diğer bir deyimle kaza ve kaderdir. Bütün dinlerde olduğu gibi, İslam dininde de her şeyi bilenin Allah olduğu, her şeyi yapmaya gücü yettiği, insan iradesinin Allah'ın iradesinden olduğu esasına dayanmaktadır.

"Bununla beraber Allah dilemeyince siz (bunu) diyemezsiniz. Çünkü Allah hakkıyla bilendir. Tam bir hüküm ve hikmet sahibidir." [59]

Bu tür düşüncelerle ileriye atılma, toplumların hayatlarında yıkıcı ve yok edici sonuçlara sebep olabilir. Bunlardan en önemlisi de tevekkül ederek çalışmaması, her şeyin Allah’ın iradesiyle olacağına tevekkül etmeleri (kendilerinin ise her şeyden ellerini çekmeleri) dir. Mucizeler meydana getirmek isteyen bir millet için bu düşünceden daha tehlikeli bir düşünce yoktur. O millet ki, dünyanın izzetini ahiretin ise saadetini kazanmak isteyen millettir.

İşte burada, özellikle bu sahada Ömer'in anladığı din ve dünya ilişkileri kendini göstermektedir.

Şüphesiz Ömer, bu problem karşısındaki Resulullah'ın pozisyonunu biliyordu. Çünkü Resulullah Müslümardan kader konusuyla ilgilenmemeleri için ikaz etmişti. Çünkü kader Allah'ın bir sıraydı. Aklın bu hususta kesin bir çözüme varması mümkün değildir. Tarih Resulullah’ın daha önce söylediklerini ve haber verdiklerini doğrulamış olup Müslüman düşünürler ne zaman ki felsefi mantığa göre kaza ve kaderi tartışma konusu haline getirdiler, zayıflamasına hiçbir fayda elde etmeksizin Müslümanların parçalanıp çeşitli gruplara ayrılmalarına sebep olmuşlar ve bir neticeye varamamışlardır.

Şüphesiz Ömer (r.a.) Resulullah'ın Arabiye söylediği nasihat sözünü duymuştu:

"Önce deveni bağla, sonra Allah'a tevekkül et."

Ömer'in dehası ve üstün kişiliği bu hükümlerin tamamını istiap etmesinde tecelli etmektedir. Evrendeki her şeyin Allah'ın iradesiyle olup bittiğine inanıyordu. Ancak bu gerçeğin insanı bütün tasarruflarından, aklını kullanmasından alıkoymaması gerekir. Şayet arzuladıklarını gerçekleştirmişse Allah'a şükreder, aksi olmuşsa bu da Allah'ın kazasıdır ve önüne çıkılması mümkün değildir.

Kaza ve kaderle ilgili olarak kelamcilann yazdıkları kitaplarda Ömer'in Ebu Ubeyde'ye verdiği cevaptan daha anlamlı ve delillere dayalı bir cevap bulmamız mümkün değildir. Halife Şam'da veba hastalığının yaygın olduğunu duyar, Şam'a gitmekten vazgeçer, bunun üzerine Medine'ye dönmeye karar verdiğinde Ebu Ubeyde kendisine şöyle söylemişti:

"Allah'ın kaderinden mi kaçıyorsun?"

Halife azarlayarak kendisine şöyle cevap veriyordu:

"Ya Eba Ubeyde, bunu senden başkası söyleseydi (her ne ise) .Evet Allah'ın kaderinden yine Allah'ın kaderine kaçıyorum."

Daha sonra devam ederek kendisine içtihaddaki görüşünü açıklıyordu.

"Görüyor musun, şayet develerin olup bir vadiye inersen, bu vadinin bir tarafı verimli diğer tarafı ise kurak olursa, verimli tarafta otlattığında Allah'ın kaderiyle değil mi? Ve ot bulunmayan kurak tarafta otlattığında yine Allah'ın kaderiyle değil midir?" Abdurrahman b. Avf Müslümanlara veba ile ilgili Resulullah'ın hadis-i şerifini nakletmeden önce Ömer (r.a.) bu mümtaz içtihada varıyordu. Resulullah hadis-i şerifte şöyle buyurmaktadır:

"Bir memlekette veba olduğunu duyarsanız oraya gitmeyin. Bulunduğunuz yerde veba varsa kaçarak buradan çıkmayın." Halife bunu duyunca Allah'a hamd ve sena etti. Çünkü içtihadında başarılı olmuştu. Bazı rivayetlere göre Ömer, veba beşiği olan Şam'dan Ebu Ubeyde'yi veba pençesinden kurtarmayı denemiş ve onu buradan uzaklaştırmak istemiştir. Daha önce de gördüğümüz gibi, Ömer (r.a.) Resulullah'ın vefat ettiğini öğrendiğinde, Ebu Ubeyde'yi halife seçmeyi düşünmüş, ancak Ebu Ubeyde bu makama Ebu Bekir'in seçilmesi için dafca layık olduğunu belirtmişti. Yine gördüğümüz gibi Ebu Bekir es-Sakîfe toplantısında bulunanlara Ömer ile Ebu Ubeyde'yi halifeliğe aday göstermişti. O halde, devlette ikinci adam sayılan kişiyi kurtarmak için halifenin çabalaması hiç de ganpsenecek bir durum değildir. Ömer Ebu Ubeyde'nin doğruluğunu, takvasını ve Şam'da bulunan askerleriyle birlikte kalıp onlarla birlikte kıvanç ve kaderi paylaşmayı arzuladığını ve bunda ısrar ettiğini bildiğinden hile yoluyla onu buradan uzaklaştırmayı denedi ve kendisine yazdığı mektupta şöyle dedi:

"Benim sana, bana arzedilen bir hususu görüşmemiz için ihtiyacım var. Senden istediğim şey, bu mektup eline geçer geçmez hemen bana gel." Ebu Ubeyde mektubu okuduğu zaman Ömer'in ne demek istediğini derhal anladı ve şöyle söyledi:

"Allah, mü'minlerin emirini affetsin." Sonra kendisine şunları yazdı:

“Bana olan ihtiyacını öğrendim. Ben Müslüman askerlerden bir askerim. Kendi nefsimi onlannkinden farklı görmüyorum, Allah kaza ve kaderini bana ve onlara karşı hükmetmedikçe onlardan ayrılmak istemem. Ey müminlerin emiri. Bana teklif ettiğin emirden beni bağışla ve beni askerimle birlikte bırak.”

Rivayete göre, Ömer Ebu Ubeyde'nin mektubunu okuyunca ağladı. Etrafındakiler kendisine sordular:

“Ebu Ubeyde vefat mı etti?” Gözlerinden yaşlar dökerek kendilerine döndü ve dedi ki:

“Hayır, fakat sanki öyle.”

Halife kendi imkanları dahilinde Müslüman ordularını bu musibetten kurtarmak için hep düşündü ve bunun için yollar aramaya başladı. Ebu Ubeyde'ye yazdığı mektupta şöyle diyordu:

"Sen askerlerinle birlikte alçak ve derin bir yere inmiş bulunuyorsun. Onları yüksek ve havası güzel bir yere çıkar." Ancak bu emrin yerine getirilmesi için Ebu Ubey'denin ömrü yetmedi. Ömer’in tahmin ettiği gibi vefat etti. Ömer’in, ölüm yatağında kendisi için şu sözleri söylediği devletin iki numaralı adamını Müslümanlar kaybetti:

"Şayet Ebu Ubeyde hayatta olmuş olsaydı, kendimden sonra halifeliği ona devrederdim. Çünkü Resulullah onun için "Ümmetin emini" demişti."

Allah'ın kaza ve kaderi hakimdir. Buna her Müslüman inanır. Bu durum basiretli ve sağduyulu Müslümanın düşünmesine engel olmaz. Aklın gereklerine uygun olarak hareket eder. Ama tevekkül adı altında işini şartlara terk eden ise Allah'ın kaderinden kurtulmayacağı gibi, dinden bir şey anlamayan, İslam’ın ruhundan tamamen uzak olan kişidir. İşte bu sebeple Ömer şu anlamlı sözü söylemiştir:

"Mütevekkil tohumu yere eken sonra Allah'a tevekkül eden kişidir." Tevekkül insan iradesinin dışında olan durumlarla ilgilidir. Ama insan gücünün ve kudretinin dahilinde olan işleri, kişinin bunlara kendisine has metodlarla karşı koyması ve meşru bir yarar sağlayacak şekilde bunu gerçekleştirmesi gereklidir. Aşağıdaki olay Ömer'in düşüncesindeki kaderin rolünü açıklamaktadır: Ömer başarılı olmuş ve Ömer'e gelerek hacca gitmek için izin istemişti. Ömer kendisine izin verdi. Haccını tamamlayıp geri döndükten sonra Ömer'den bu göreve atamasını ve azletmesini istemişse de Ömer bu arzusunu yerine getirmemiş, kamu hizmetlerindeki başarısından, yeterliliğinden, tedbir sahibi olmasından dolayı görevinde devam etmesini istemişti. Komutan da istemeye istemeye bu emre boyun eğmiş görev yerine gitmek için yola çıkmıştı.

Ancak yolculuğu esnasında vefat etti. Ve vefat ettiği yere defnedildi. Ömer, kendisini ziyaret etmek için mezarına gittiğinde şöyle söylüyordu: "Ecelin Allah tarafından bilinmemiş olsaydı senin katilin ben olacaktım." Kaderin rolü insanın hayatta idrak edemediği ve başarısızlığa düştüğü durumlarda yükünün hafi iletil mesidir. Çünkü insan bilmelidir ki, her şey Allah'ın iradesiyle olur ve Allah kullarının çıkarlarını en iyi bilendir.

Bu sahada kaderin rolü, birey üzerine düşen görevi yerine getirdikten sonra zuhur etmektedir. Aynı zamanda Allah'ın kaderine iman etmek hayat uğrunda bireylerin vermiş olduğu çabanın ve yarışın insani bir tavır almasına sebep olur. Ve her şeyin en sonunda Allah'ın iradesine bağlı olduğuna olan imanları onları buna sevkeder.

Ömer (r.a.) hutbelerinin birinde bu anlamda şöyle demektedir: "Ey insanlar! Sabırsızlık nedir? İstenilmemesi gereken oburluk nedir? Sonunda ortaya çıkacak olan hile edir? Her şeyin aslından olması gerektir. Bizden önceki usullerin, ölüp gittikleri asılların alt soylarıyız. Asıldan sonra feri de kalmayacak, o da ölüp gidecektir. İnsanlar bu dünyada birer amaç olup neslin devam etmesine sebeptirler. İçtikleri her yudum onları boğar. Yedikleri her lokma boğazlarında kalır. Bir nimeti kaybetmedikçe başka bir nimete sahip olamazlar. Mevcut olan gerçeklerden nereye kaçacaksınız? Kaçan kişi talep edenin kudretiyle kaçıp kurtulabilir. Yarınki büyük faydaya nazaran bugünkü küçük musibet ne sayılabilir? Allah bizleri ve sizleri Allah'tan korkan, takva sahibi insanlardan eylesin."

Bahsettiğimiz bu mantığa göre, Müslümanın ahireti göz önüne alarak buna özel bir itina göstermesini gerektiriyorsa, Ömer'in görüşüne göre imanın mükemmel olabilmesi ve bunun gerçekleşebilmesi için dünya ve ahiret istekleri arasında makul bir denge sağlamakla ancak mümkün olabilir.

O, bunu Resulullah’ın hayatındak ilk eğitici muallim olarak idrak etmişti. O ki, İslam'da ruhbanlığı yasaklamış, sahabilerin sürekli oruç tutmasını ve ibadet etmesini men etmişti. Aksine oruç tutmayı, namaz kılmayı diğer ibadetleri yapmayı, bunun yanı sıra dünya menfaatlerinden yeteri şekilde ve helal olarak yararlanmayı öğretmiş ve bu maksatla yaşamıştı. Ömer bu yönlendirmeyi şu sözüyle dile getirmektedir: "İçinizde dünyayı terk edip ahiret için çalışan en hayırlınız değildir. En hayırlınız hem dünyaya nemde ahirete sarılan ve her ikisi için birlikte çalışan kimsedir."

Kritik durum, ihtiyacın sınırını aşmakta istekli olmak ve yeterlilik sınırını aşmak olup bu arzular ve istekler aşırılığı ifade eder. Bunun ciddi bir yönü yoktur. Bu fazlalığın ne bir faydası olur ne de kişiyi zengin eder. Kişiyi kendisiyle meşgul eder ve ona bağlandığından dolayı kişi faydalı olan şeyi ihmal eder. Kendisinden yarar ve çıkar sağlayanın ertelenmesine (ihmal edilmesine) sebep olur. Akıllı olan kişiler dünyanın fazlalıklarını terk ettiler.

Ömer (r.a.) nazarında zühd dünyadan el etek çekmek değil, ihtiyacın dışındaki istek ve arzulardan uzak durmaktır. Çünkü kişi bu sınırı aştığında kendisini yanlışlara ve hatalara maruz bırakır, ahiret işlerini de ihmal eder. Halbuki ahiret ebedidir. Ömer bu içtihadım şu ayet-i kerimeye istinat ettirmektedir:

"(Okumamaktan) sakın. Çünkü insan muhakkak azar. Kendisini (mal sebebiyle) ihtiyaçtan vareste gördü diye" [60]

Bundan çıkarılacak sonuç, dindarlığın miskinlik veya kendini öldürürcesine ibadet etmek veya zavallı ve zelil bir şekilde yürümek olmadığıdır. Bunlar İslam ruhuyla bağdaşmaz. Çünkü İslam, Allah'a, Resulüne, mü'minlere güç ve izzet çağrısı yapmakta olup şu eseslar üzerine korulmuştur:

"Güçlü Müslüman zayıf Müslümandan daha hayırlıdır."

"Veren el, alan elden daha hayırlıdır."

Ömer (r.a.) bu anlamı Müslümanların kalblerinde pekiştirmek ve tavırlarını bu esaslara göre düzenlemeye büyük itina gösteriyordu. Tevazuundan ve zühdünden dolayı cansız bir şekilde yürüyen birisine asasıyla nasıl vurduğunu ve şu meşhur sözü söylediğini daha önce görmüştük. "Dinimizi ifsat etme." Keşke tasavvufa bağlı olanlar Ömer'in bu sözünü kendilerine şiar haline getirmiş olsalardı. Bu hususta Taberi ve İbn Sa'd'ın Şifa ibn Abdullah'dan rivayetlerine göre, şöyle denilmiştir:

"Şi'a İbn Abdullah bazı Arap gençlerinin cansız bir şekilde yürüdüklerini ve yavaş bir şekilde konuştuklarını gördü. Etrafındakilere "bu nedir?" diye sorduğunda dediler ki:

"Bunlar dindarlardır." Dedi ki:

"Vallahi, Ömer, konuştuğunda başkalarına kendisini dinletir, yürüdüğü zaman sür'atle yürür ve birine vurduğu zaman da incitirdi.” Ve o gerçekten zahid ve hakiki manada dindardı. Asım b. Küleyb b. Şihab el-Cürmi'den rivayet edildiğine göre, babası duvarın yanı sıra huşu içinde yürüyen Abdurrahman b. el-Esved ile karşılaştı. Kendisine şunları söyledi:

“Duvarın dibinde neden böyle yürüyorsun?” Vallahi Ömer yürüdüğü zaman yere şiddetli bir şekilde basardı, o davudi bir sese sahipti. Ömer'in sahip olduğu huşu ve zühd zayıf bir Müslümanın değil, kuvvetli ve güçlü bir Müslümanın huşuu ve zühdü idi. Tasavvuf kitaplarında ne kadar büyük kişilerin isimleriyle dolu olursa olsun, bunların arasında Ömer gibisini görmek mümkün değildir.”

Ömer katında dinin, kişilerin kendi aralarındaki ilişkilerinde yüce bir yeri vardır. Ona göre Müslümanın başkalarına karşı ilişkileri ne derece iyi ise o kadar imana sahiptir. Bu anlamı, onun yanında Arabiyi öven kişiye söylediklerinde buluruz. Ömer adama sordu:

“Onunla yolculuk yaptın mı?”

“Hayır.”

“Onunla aranızda bir anlaşmazlık oldu mu?”

“Hayır.”

“Ona herhangi bir şey emanet ettin mi?”

“Hayır.”

“O zaman sen onun hakkında bir şey bilmiyorsun. Camide secdeye vardığını mı gördün?”

Bundan dolayı Ömer (r.a.) Müslümanların geneline, özel yeteneklere sahip olanlarına, gerçek imanın alâmetlerini açıklamakta büyük itina gösteriyordu. Bu hususla ilgili en meşhur sözleri aşağıdadır:

“Kalbleri canlandırmak için Allah, sizlere tarih boyunca kitaplar göndermiştir. Allah kalbleri cani andın ne aya kadar kalbler göğüslerde ölüdürler. Kim ki bir şeyler öğrenirse bundan faydalansın. Adaletin alametleri ve başlangıçları vardır. Alametler şunlardır: Haya, cömertlik, yumuşaklık ve esnekliktir. Başlangıç ise şefkatli olmadır. Allah bu işlerin her biri için bir kapı ve her kapı için de bir anahtar yaratmıştır. Adalelin kapısı itibardır. Anahtarı ise zühddür. İtibar ise ölenleri hatırlamak ve iyi işler yaparak hazırlanmaktır. Zühd ise, karşısına çıkan her kimse üzerinde bulunan hakkı almak ve hak sahibi olan her kimse ona karşı hakkı yerine getirmektir.”

“Ey insanlar, biliniz ki, Allah'ın kendisinden razı olmadığı kişi, kazaya inanmayan ve yerine getirmesi gereken şükür ve senayı ifa etmeyen kişidir. Biliniz ki, aşikar bir şekilde dinini yaşatmakla batılı öldüren, zikretmekle hakkı geliştiren ve kemale erdiren kulları vardır. Onlar Allah'tan korktular ve korkuttular. İstediler ve istendiler. Onlardan birilerinden şüphelenip korkarlarsa ona güvenmezler. Görmedikleri takdirde iyice muayene ederler, onlar için hayat bir nimet, ölüm ise şereftir.”

“Allah işini düşünen, nefsine nasihat eden, rabbinin emirlerine uyan ve günahlardan kaçınana rahmetler yağdırsın. Kötü komşu senden alan ve kendiliğinden vermeyen zengin komşudur. Hata yaptığı ve itiraz ettiği zaman özrünü kabul etmeyendir.

Mideyi yemekle doldurmaktan sakının, çünkü tenbelleştirip namazdan alıkoyar. Vücuda zarar verir ve hastalıkların oluşmasına sebep olur. Erzakınızı ve geçiminizi sağlamak için çaba harcayınız. Bu israftan uzak, vücut için daha sıhhatli ve ibadet için daha fazla kuvvetlenmeyi sağlar. Şehveti dininden daha fazla kendisini etkilemedikçe hiçbir Allah'ın kulu helake gitmez.”

Sa'd b. Ebi Vakkas'a olan vasiyeti ise şöyleydi:

"Kendi nefsini ve beraberinde olanları hayır yapmaya alıştır. Başlangıcı sen yep. Bilmelisin ki, her kuralın bazı araç ve gereçleri vardır. Hayrın araç ve gereci ise sabırdır. Başına gelecek olan ve karşılaşman muhtemel bulunan olaylara karşı sabırlı ol. Sabır yine sabır. İşte o zaman Allah korkusu sende bütünleşir. Bilmelisin ki, Allah korkusu iki şeyde birleşir. Bunlar ona itaat etmek ve yasakladıklarından kaçınmaktır. Ona itaat eden ahireti sever, dünya zevklerini ve eğlencelerini ise sevmez. Dünyayı sevip ahireti sevmeyen ise ona isyan eder. Kainlerin hakikatleri vardır ve bunları Allah inşa eder. Bunların gizli ve açık olanları vardır. Açık olan, hamdetmekte ve yermekte hakkın yerini bulması için eşittir. Gizli olanı ise kalbteki hikmetin lisanla zuhur etmesiyle bilinir ve halkı sevmekle ortaya çıkar. Allah bir kulunu severse, onu başkalarına da sevdirir. Bir kuluna buğz ederse başkalarına da buğz ettirir. Allah katındaki yerini, senin işlerinden seninle olanların sana karşı olan sevgileriyle mukayese et. Halk seni seviyorsa Allah da sever."

Ölüm döşeğinde iken oğlu Abdullah'a olan vasiyetinde şöyle söylüyordu:

"Ey oğlum, sana düşen imanın kriterlerine sarılmaktır. Bunlar, şiddetli yaz günlerinde oruç tutmak, düşmanlara karşı kılıçla savaşmak, musibetlerle karşı karşıya kaldığın zaman sabretmek, soğuk kış günlerinde abdest almak, bulutlu ve havanın kapalı olduğu günlerde namaz kılmakta acele etmek ve içki içmekten sakınmaktır.

Ömer (r.a.)'e göre gerçek ibadet, farzların yerine getirilmesi ve mümkün olduğu kadar nafile ibadetlerin yapılmasıdır. Ramazan ayının gelmesi ile bu anlamı ihtiva eden şu sözleri söylemiştir:

"Bu ayda üzerinize oruç farz olmuştur. Kim içinizden gece ibadetlerini yerine getirirse, bu Allahın hayırla mükafatlandırdığı nafile ibadetlerdendir. İçinizden kim ki, yatağından kalkmazsa yattığı yerde bunu yerine getirebilir. İnsan şöyle söylemekten korkmalı ve sakınmalıdır: Falan kimse oruç tutarsa ben de tutacağım. Ve gece ibadetine kalkacak olursa ben de kalkacağım.. Kim oruç tutar ve gece ibadet ederse bunu Allah için yapsın. Camilerde gereksiz şeyler konuşmaktan sakının. Biliniz ki, namazda olan biri bulunur."

Bundan dolayı Ömer'in en çok kızdığı şeylerden biri de bireyin kalbinde bulunan imana mutabık olmayan bir dini görünüme bürünmesiydi. Bu hususta şöyle söylüyordu:

"Kim ki, kalbinde bulunan huşudan daha fazlasını halka karşı gösterirse, o kişi nifak üzerine nifak işlemiştir." Ahlakında bulunmayam varmış gibi gösteren münafıktır. Başka bir defasında da şöyle söylemişti:

"Kim ki, dünyayı talep ederek dindar görünürse, ateşin odunu yaktığı gibi din de onu yakar."

el-Ahnef b. Kays kendisine geldiğinde Ömer kendisini uzun bir süre hapsetti, bunda şöyle dedi:

“Seni neden hapsettiğimi biliyor musun? Böyle yapmakla seni imtihan ettim, senin dış görünüş itibariyle hareketlerinin iyi olduğunu gördüm. Öyle tahmin ve temenni ediyorum ki, kalbin de dış görünüşün gibi iyidir. Resulullah bizi dili düşük münafıklarla korkutuyordu. Sen çok şükür onlardan değilsin.”

Ömer (r.a.) sahte dini görünümlere bürünmeyi uyarmış olmakla birlikte Müslümanlardan en iyi ahlaki yönlerini ortaya çıkarmalarını talep ediyor ve bu anlamda şöyle söylüyordu:

"Ey insanlar. Resululullah'ın döneminde vahiy nazil oluyordu. Kim ki, bir şeyi gizlerse gizliliği ile açıklarsa aşikarlığı ile bilinir. Buna göre mükafatlandırılır. Bize en güzel ahlaklarınızı gösterin. Sırlan en iyi bilen Allah'tır. Kim ki, tasarruflarıyla bize çirkin görünüp kalbinin iyi olduğunu iddia ederse biz buna inanmayız. Hareketleriyle ve davranışlarıyla bize iyi görünürse biz onu iyi kabul ederiz. Biliniz ki, cimrilik nifakın bir koludur. Kendiniz için iyilikler yapın, nefislerinin cimriliğinden korkanlar ve sakınanlar var ya onlar gerçek kurtuluşu bulanlardır."

"Ey insanlar, dünyanızı ve anketinizi iyileştirin. İşlerinizi yoluna koyun, sizleri yaratan Allah'tan korkun. Allah’ın size rızık olarak verdiği mallarınızı ıslah edin. İyilik ve sabırla kazanılan az mal, zor ve şiddete dayanılarak kazanılan çok maldan daha hayırlıdır. Katil ölüm çeşitlerinden biri olup iyiyi de kötüyü de bulur. Şehid ise nefsini Allah'a saklayandır.

Aynı anlamda başka bir konuda şöyle diyor:

"Ey insanlar, uzun bir süre geçti ve ben Kur'an okuyan herkesin Allah'ı istediğini ve her şeyi O'ndan beklediğini hesaplıyorum. Bazı kişilerin Kur'an okuyup halkın elinde bulunanlardan istediğini düşünüyorum. Okumalarınızda Allah'ın rızasını esas alın. Yaptığınız işlerde onun rahmetini isteyin. Vahyin nazil olduğu ve Allah'ın Resulü'nün aramızda bulunduğu zaman sizleri tanıyorduk. Ancak vahiy bitti ve Resulullah aramızdan ayrıldı. Şu anda size söylediklerimle sizi tanırım. Kim bize iyilik yaptığını gösterirse biz de onu iyi zanneder, kendisine teşekkür ederiz, kim de göstermek suretiyle kötülük yaparsa biz de onu kötü tanır ve öyle kabul ederiz. Nefislerinizin şehvetlerinden ve arzularından sakının. Bu bir çıkıştır. Şayet sakınmazsanız sizi en büyük musibetlere uğratacaktır. Bu gerçek ağır ve güçtür. Batıl ise hafif ve vebaldir. Hatayı işlemeden terketmek, tevbe etmekten daha hayırlıdır. Kısa süreli şehvet, uzun süren hüzünü miras olarak bırakır."

Hak dininin gayesi insanların dünyadaki hayatlarını ve ek olarak uhrevi hayatlarını mutlu kılmak ise, Ömer gerçek manada dindar, halkın arasına karışan, onların iyi kötü günlerini paylaşan, kurduğu ilişkilerle tasarruflarını ideal İslam ilkeleri esasına göre düzenleyendir. İlk Müslümanların arasında Ömer gibi beşeri nefislerin derinliklerine inen başka birini görmek mümkün değildir. Bu sebepten dolayı söylemiş olduğu sözler, birer ölçü olup yılların geçmesiyle hataya düşmediği gibi etkinliğini de sürdürmektedir. Bu husustaki sözlerinden bazılarını aşağıda nakledeceğiz:

“Kimsenin namazına veya orucuna bakmayın. Fakat şuna bakın: Konuştuğunda doğru söylediğine, kendisine emanet verildiğinde yerine getirmesine, bir suçu işlemeye başladığında kendisini alıkoymasına bakın."

“Bize göre içinizden en sevileniniz, kendisiyle karşılaştığınızda güzel görünümüyle gördüğümüz, tecrübe ettiğimiz zaman en iyi işleri yapan kimsedir.”

Kendisine soruldu: Kötülükleri işlemekten zevk almayan ve kötülük işlemeyen kimse mi iyidir yoksa kötülük yapmayı arzulayan ancak bu arzularına uymayan kimse mi iyidir? Şöyle cevap verdi:

"Kötülük işlemeye arzusu olduğu halde onu terk eden kimse daha iyidir."

"Onlar Allah'ın takva için kalblerini imtihan ettiği kimselerdir. Onlar için mağfiret ve büyük mükafat vardır." [61]

“Akıllı kişi, iyilikle kötülüğü (hayır ile şerri) birbirinden ayıramayan değil, her ikisinin de hayrını bilendir.” [62]

“Meclislerde ve camilerde kimseden bir şey isteyip zor duruma düşürmeyin. Evlerinde kendilerinden isteyin, veren verir, vermeyen de vermez.”

“Kinlin elinde bir nimet varsa ona haber eden biri bulunur. Şayet kişi kınamaktan daha değerli olsaydı ona göz kırpanlar bulunacaktı. Eylemlerin veya durumların değişmelerine sebep olmayacak kelimeden zarar gelmez.”

“Üç durum karşısında hayretim sona erdi: Kişi ölümden kaçar ama ölüm onu mutlaka bulur, kardeşinin gözüne toz girerse bunu onun için kusur olarak görür ve kendisini ayıplar, ama kendisi çok acemi olmasına ve hatalar işlemesine rağmen kendi hatasını görmez, hayvanında eğrilik veya sakatlık varsa bunu değerlendirir ve ona göre değer biçer, lakin kendisinde bulunan eğrilikleri hiç dikkate almaz.”

“İslam dini Arapların bütün insanlara taşıdığı ilahi bir risale olduğuna göre, Ömer (r.a.) her pozisyonda askerlerine zaferinin dayanağının Allah'a karşı olan itaatlannda bulunduğunu ve düşmanlarına karşı olan araç ve gereçlerinin bu olduğunu hatırlatmaya itina gösteriyor ve Müslümanlar bu gerçeği unutacak olurlarsa, savaşı her halükarda kaybedecklerini vurguluyordu. Çünkü onlar hem sayı hem de araç ve gereç yönünden düşmanlarına göre daha zayıf idiler, Ömer'in Sa'd b. Ebi Vakkas ve beraberinde olan Irak'taki askerlerine Farslarla yapacakları kesin sonucu belirleyecek olan meydan savaşından bir gün önce söylediği sözlerden ne bu kadar açık bir şekilde bu anlamı ortaya koyan ne de böylesine etkili ve önemli bir anlamı ifade eden bir eser okumuş değilim.”

"Sana ve beraberindeki askerlere şartlar ne olursa olsun, Allah'tan korkmanızı, takva sahibi olmanızı emrediyorum. Allah'a karşı olan takva düşmana karşı en güçlü araç ve gereçtir. Düşmanlarınızdan daha fazla, senin ve beraberinde bulunan askerlerin kötülüklerin şiddetlerinden kaçınmanızı emrediyorum. Askerin işlemiş olduğu günahlardan dolayı meydana gelen korkusu, düşmanın korkusundan daha etkilidir, düşmanların Allah'a karşı olan isyanlarıyla Müslümanlar zaferi kazanacaklardır. Şayet böyle olmasaydı, bizim onlara karşı gücümüz olmazdı. Çünkü ne sayımız onların sayıları kadar ne de araç ve gereçlerimiz onlann araç ve gereçleri kadardır. Şayet Allah'a karşı isyan etmekte onlarla eşit olacak olursak, onlar güçlerinin fazlahğıyla bizden daha avantajlı, olacaklardır. Ancak biz faziletimizle onları yeneceğiz. Askerlerimizin fazlahğıyla değil. Biliniz ki, siz yolunuzda seyrederken sizi gözetleyen Allah’ın melekleri vardır. Onlar ne yaptığınızı bilir. Onlardan utanın. Sizler Allah yolunda cihad ederken yasakladığı kötü fiilen işlemeyin. Biz kötülük yapsak bile düşmanlarımız bizden daha kötüdürler. Allah onları bize musallat etmez demeyin. Allah İsrailoğullarına ve Mecusilere karşı gazaba geldiğinde onların başlarına musallat etti.”

"İşte o ikiden birinci (fesatlarının ceza) vade(si) gelince (muharebede) çok çetin bir kuvvete malik olan kullarımızı üzerinize musallat kıldık da, onlar evlerinin aralarına kadar girip (sizi) araştırdılar. Bu, yerine getirilmiş, bir va'd idi." [63]

Düşmana karşı zafer kazanmayı temenni ettiğiniz gibi, Allah'tan size yardım etmesi için talepte bulunun. Bizim ve sizin için bunun gerçekleşmesini Allah'tan temenni ederim.

Genel ve özel olarak Allah'ın bağışladığı nimetlere şükretti. Çünkü Müslümanın dini düşüncesi Allah'a şükretmekle, nimetlerine karşı nankörlükte bulunmamakla kamil olurdu.

Bu sebepten dolayı Ömer (r.a.) Allah'ın Araplara bahşettiği fazileti kendilerine hatırlatmaya itina gösteriyor, bu nimetlere şükretmelerini istiyordu. Aşağıdaki hutbe onun bu husustaki belağatini göstermektedir:

Allah, kendisine şükredil meşini sizin üzerinize vacip kılmıştır. Talep ve istek beyan etmemenize rağmen size verdiği dünya ve ahiret şerefinden dolayı sizlere karşı delilleri vardır. Kendisine ibadet etmeniz için sizi yoktan var etmiştir. Sizleri en basit yaratık olarak dünyaya getirebilirdi. Bütün yarattıklarını sizin emrinize verdi. Yeryüzündeki ve gökyüzündeki her şeyi hizmetinize sundu. Görünen ve görünmeyen nimetleri üzerinize tamamladı.

Denizlerde ve karalarda hareket etmenizi temin etti. Sizleri iyi ve güzel şeylerle nzıklandırdı. Umarım ona şükredersiniz. Sonra görmeyi ve işitmeyi size bahşetti. Allah’ın size bahşettiği nimetlerden bazılarım bütün insanlara, diğer bazılarını ise, yalnız size tahsis etmiştir. Daha sonra bu nimetlerin bütün insanlara geneli, yalmz Müslümanlara ise özeli bahşedilmiştir. Bu nimetlerden biri insan oğluna tahsis edildiğinde ve halk arasında taksim edildiği takdirde buna şükretmek ancak insan oğlunu yormuş ve bunun hakkım ödemek kendisine ağır gelmiştir. Ancak Allah'a ve Resulüne olan imanla bunun hakkım ödeyebilir. Sizler yeryüzünde halifeler ve halkına egemen olan Müslümanlarsınız. Allah dininizi destekleyen ve güç verendir. İki milletten başka dininize muhalif millet kalmamıştır: Bu milletlerden biri İslama ve Müslümanlara köle olmuş, onlardan cizye alır, onlar çalışır, yorulur ve size haraç öderler. Diğer millet ise, her gece ve her gün Allah'ın korkusuyla yaşamaktadır. Allah onların kalblerini korkuyla doldurmuş, sığınacakları bir yerleri yoktur. Allah'ın askerleri onları mahvedip ortadan kaldıracak ve topraklarına girecek, kuvvetlerin birbirlerini takip etmesi sınırların kapanmasıyla Allah’ın izniyle bol ganimetler elde edilerek parlak, kesin sonuç elde edilecektir. Ki, bu millet İslam'dan önce hiçbir zaman bu durumumdan daha iyi olmamış ve böylesine basanlar elde etmemiştir. Hakkının ifa edilmesinin imkansız olduğu, takdir edilemeyecek kadar değerli ve yüce olan, inhisarı (sınırlandınlması) mümkün olmayan bu nimetler Allah’ın lütfundan, yardımından başka bir şey değildir. Müçtehidlerin içtihadı, zikredenlerin zikri, şükredenlerin şükründen ibarettir. Bizi bununla tecrübe eden ve kendisinden ve kendisinden başka ilah olmayan Allahtan temennimiz kendisine itaat ederek iş yapmamızı ve O'nu razı eden işlere sür'atle koşmamızı bizlere nasip eylesin. Ey Allah’ın kullan, büyük sıkıntıları ve musibetleri hatırlayın. Toplantılarınızda Allah’ın sizlere verdiği nimetleri hatırlayın. Allah şöyle buyurmaktadır:

"Andolsun biz Musa'yı 'kavmini karanlıklardan aydınlığa çıkar ve onlara Allanın günlerini hatırlat' diye mucizelerimizle göndermişizdir ki, şüphesiz bunda (belalara) çok sabır ve (nimetlere) çok şükür eden herkes için (ibret verici) alametler vardır." [64]

"O zamanı da hatırlayın ki, siz yeryüzünde azınlıkdınız. Aciz tanınanlardınız. Halkın sizi tutup kapmasından korkuyordunuz. (İşte bu halde iken) Allah sizi ev, bark sahibi yaptı. Yardımıyla kuvvetlendirdi. Size en temiz ve en güzel şeylerden rızık verdi. Ta ki, şükredesiniz." [65]

Birçok şeyden mahrum olunmasına rağmen hak yol üzere bulunmak, Allah’a ve dinine inanmak, rahatı onda bulmak, ölümden sonra dönüşün ona olduğuna iman etmek dünyevi menfaatlerin hepsinden üstündür. Fakat sizler daha önceleri, hayat şartları en zor olan ve Allah'ı en fazla tanımayanlardandınız. Şayet Allah sizi İslam ile imtihan etmeseydi, dünyada hiçbir şansınız olmayacaktı. Dönüşün orada olduğu ahirete olan güvenceniz ve daha önce yaşadığnız zor hayat şartları bundan nasibinizi elde etmeye, ve diğerlerinden üstün ve layık olmanıza sebep oldu. Allah din ve dünya faziletlerini bir arada verdi. İçinizde dileyen bunlara sahip olabilir. Nimeti inkar etmek kadar yok olmasına sebep teşkil eden başka bir şey mevcut değildir. Allah'a şükretmek başkaları için güvencedir ve nimetlerin çoğalmasına sebeptir. Allah’ın emirlerine ve yasaklarına uymak zorunludur."

Ömer (r.a.) halka hitap ederken, Arapların geçmişlerinden bahsedeken fakir yaşantılarını ve nasıl zelil olduklarım hatırlatmakla yetinmiyor, aynı şeyi komutanlarına ve valilerine söylüyor, Allah'a ve verdiği nimetlerine şükretmeleri hususunu her fırsatta kendilerine hatırlatıyordu. Onun komutan Utbe b. Gazvan'a söylediği mümtaz sözlerini burada zikretmekte yarar vardır:

"Sana verilmiş olan görev sebebiyle Allah'tan kork. Nefsinin nesiri olup kibirlenme ve böylece kardeşlerini ifsat etme.

Resulullah ile birlikte bulundun ve zilletten sonra izzeti buldun. Zayıf iken güçlendin, kendisine itaat edilen otorite sahibi bir insan oldun. Sözün dinlenir, emirlerine itaat edilir hale geldin. Senin asıl değerinden daha fazla sana değer vermeyen (yüceltmeyen) başkalarından hoşnut etmeyen nimet nedir ki? Kötülüklerden ve yasaklardan kaçındığın derecede nimetlere sahip onları muhafaza edebilirsin. Bunlardan senin için çok korktuğum, oyuna gelip kandırılman ve hataya düşüp cehenneme yuvarlanmandır. Senin için ve kendim için bu hususta Allah'a sığınırım. İnsanlar sür'atle Allah’ın yoluna koştular, dünya kendilerini isteyince de dünyaya döndüler. Dünyanın zevklerini ve şehvetlerini isteyerek düşen zalimler gibi düşmekten kork."



[Resimleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.]


[58] Maide: 5/3.

[59] İnsan: 76/30.

[60] Alak: 96/6-7.

[61] Hucurat: 49/3.

[62] Bilindiği gibi, iyilik insana hayır veya başka bir tanımla yarar sağlar. Kişi iyilikten ancak fayda görür. Kötülük ise insana hüzün ve musibet getirir. Ancak mü'min kişiye şer musibetle birlikte fayda da getirir. Zor anlarda Allah’ı unutmayan kendisine her şeyi verenin O olduğuna İman ederek bütün şartlar altında şükreden şüphesiz kendisine büyük bir fayda sağlamıştır.

[63] İsra: 17/5.

[64] İbrahim: 14/5.

[65] Enfal: 8/26.





"Allah'ım zaLimLerden oLdum ki merhametine muhtacım. . ! Huzuruna aLsanda beni böyLe perişan
benim hakkımda oLan hükmün başımda tacım.."

2 Geri: Hz.Ömer Nezdinde Din ve Haya Bir Perş. 22 Nis. 2010 - 10:21

EyLüL

avatar
BAĞIMLI ÜYEMİZ
BAĞIMLI ÜYEMİZ
[Resimleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.] [Resimleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.] [Resimleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.]

Sayfa başına dön  Mesaj [1 sayfadaki 1 sayfası]

Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz